Puan vermedi·160 syf.····Okunma: 17 Kasım 2024 11:30 Oktay Anarı’ın okuduğum ilk kitabı olan Puslu Kıtalar Atlasını okuyalı uzun zaman oldu. Bir yazarın kitaplarını ilk kez okumaya başladığım zaman kitabı beğenirsem kitaplarını üst üste okumak gibi bir huyum vardır. Oktay Anar’da böyle olmadı, Puslu Kıtalar Atlasını okuduktan sonra başka bir kitabını okumamıştım. O günden bu yana (iki yıla yakın) Oktay Anar’ın bende uyandırdığı his şu olmuştur: Geçmişe baktığımda, hep hatırlanacak olan bir mutluluğun fiziki dünyadaki vücut bulmuş hali ve o büyülü zamanın havasını şimdiye taşıyan şahidi. Bütün bu duygular ve hisler kitabın kendisinden kaynaklanıyor değil: Kitabı hediye almış olmamdan. Bir yazar, şair, sanatçı muhtemelen hiç tahmin edemeyeceği kadar çok hayata ortaktır. Bu da onlardan birisi. Yaşadığımız o duyguların unutulmazlığı mı yoksa hediye edenin hatırası mı onu yaşayanlar karar versin. Bu incelemede ise Anar’ın o zamandan bu yana zihnimdeki portesini değil bu kitapla beraber kendi okuduklarımla meydana gelen bir tasvir olacaktır. Geçmişten gelen tabloya benim de ekleyeceklerimden sonra ortaya hem maziyi hem de bugünü hatırlatacak bir yazar portresi ve kitap anısı meydana çıkacaktır benim için.
Tiamat yani bir tanrı. Kaosun tanrısı. Apsu ile beraber ortaya çıkan sonraki bütün tanrıların
kaynağı. Yarısı gökyüzü, ay ve yıldız; diğer yarısı dağlar, okyanuslar ve dünya. Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabı gibi gerçek ve gerçeküstünün iç içe girdiği yeni bir dünya: Mitlerin ve dinlerin dünyası.
Hikayede anlatılanların mit ve efsane ile bağlantılı metaforlarını anlamak ve arada bağlantı kurmak, kitabın hacminin az olmasına rağmen (150 sayfa) zahmetli bir iş okur için. Buna ek olarak kitabın başından sonuna kadar yoğun bir anlatımının olması, algıların ve dikkatlerin olaylara adım adım odaklanmasını gerektirmektedir. Kitabın ilk üçte birlik kısmında denizcilik ve gemicilik hakkında fazlaca teknik terim bulunmasından dolayı metinde geçen kavramların neye karşılık geldiğini öğrenmek için sık sık internete başvurmak gerekmektedir. Özellikle bu ilk üçte birlik kısımı okumada ve akış sürekliliğini sağlamada zorluk yaşanması olasıdır. Devamında üsluba alıştığınızda (çok uzun cümleler, teknik terimler, kafanızda bir yaratık tasviri oluşturmak vb.) kitap daha hızlı akmaktadır.
Kitapta dikkatimizi çeken başka bir şey ise metnin genelinde diyalogların az olması. Zihinlerde var olan ifadelerin dile döküldüğünde sihirlerinden çok şey kaybettiğini göstermek için tercih edilmiştir belki. Yukarıda da belirtildiği gibi bu diyalogların yerini her sayfada hissedilen yoğun
bir mizansen! almıştır. Bu yoğunluk sahne tasvirlerinin zihinlerde net bir şekilde canlanmasına yardım etmektedir. Her ayrıntısı düşünülmüş fantastik bir film gibi. Özellikle “çelik kutunun” içine alınan sandıktan sonra olan meydana gelen olaylar, okurun merak ve adrenalin duygularını sürekli artırarak zihinleri uyanık tutmaktadır.
Oktay Anar’ın tahtelbahir gemisini bu kadar teferruatlı tanıması ve tanıtması ilgi çekici bir konudur bence. Geminin parçalarından çalışma sistemine kadar, arada verilen bütün teknik bilgiler de istediği her konuda yazabilme özgürlüğüne sahip olan yazarlara, yazdıkları konunun uzmanı olmaları gerektiğine dair ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Kim bilir günün birinde anlatılması halinde kimsenin inanamayacağı bir hikaye bir farenin şahit olması kadar ilginç.