Türkçe'nin, bu zengin dilin bütün olanakları en iyi şekilde kullanan büyük yazar kesinlikle Ahmet Hamdi Tanpınar.
Yaşar Kemal okurken bir anavarza çiçeğinin 10 sayfa kadar betimlenişini sıkılmadan, zevk alarak, her sayfasını heyecanla açarak okuyordum, aynı şeyi Huzur'u okuyunca da hissediyorum. Sayfalarca Mümtaz'ın ruh halini sıkılmadan okuyabilirim.
Ahmet Hamdi bunu o kadar güzel ve okuru başka yerlere doğru götürerek yapmış ki bir yerden sonra başladığın yer ile bitirdiğin yer farklı olmasına rağmen o aradaki kopukluğu asla anlamıyorsun.
Kitap her bir bölüme bir kişi ile başlar. İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz arasında gelişir olaylar.
İlk bölüm İhsan'ın hastalığı ile başlar. Mümtaz, İhsan'a borcu olduğunu bildiği için onunla ilgilenir, yanında olmaya çalışır. Üstelik bu borç maddi değil manevi bir borçtur. Ailesini kaybettikten sonra İhsan'ın onu büyütmesi, evladı gibi sevmesinin borcudur. Mümtaz bunları bilerek hareket eder ve İhsan'a elinden gelen herşeyi yapmaya çalışır. Üstelik bunları yaparken özlem duyduğu, hiç aklından çıkmayan, bir daha sesini duyamayacağı belki de asla karşılaşamayacakları Nuran'a olan özlemini bile erteler.
Nuran, Mümtaz'ın içinde derin yaralar açıp gider. Mümtaz için Nuran gittikten sonra hayat anlamsız olur. Onunla gittiği yerlere gider, onun sevdiklerini aklına getirir, o olsaydı o an neler yapabileceğini, onun yüzündeki saf gülümsemeyi nasıl yakalayıp zihnine kaydedebileceğini düşünür. Ama bu olmaz, olamaz. Nuran bir kere gitmiştir hem de hiç gelmemek üzere.
Huzur'u bulmaya çalışır İhsan. Bunu küçüklüğünden beri yapar. Babasının ölümü ve ağacın dibine gömülmesi zihninde asla silinmeyecek şekilde durur. Bu belki de benliğine işlemiştir İhsan'ın. Hep o anı, babasının vurulup ardından alelacele ağacın dibine gömülmesini düşünür. Çok sarsılır ama hayata devam etmek için annesine tutunur. Ardından tutunduğu dal da kırılır ve annesi ölür. Artık hayatta tutunabileceği kimse kalmaz ve kendi içine çekilir.
İşte Huzur'u buradan itibaren aramaya başlar. Bunu da Nuran da arar. Bulduğunu sanır, hayatına alır ve içini döker Nuran'a ama burada da işler istediği gibi gitmez.
İnce bir ruha sahiptir Mümtaz. Kırılgan ve hassas olan kalbi hayata karşı olmak yerine hayatın hep bir kıyısında izlemeyi sürdürür. Elinde olan ve olmayan şeylere karşı dik duruşlu olmayıp akışına bırakır.
Nuran ise dul bir kadındır. Toplumun dayattığı normlara göre hareket eder. Sanki evlenip boşanmak ayıp ve kabul edilmez bir şeymiş gibi dayatıldığı için Mümtaz'ı tanıdığında bile o kadar temkinli hareket eder ki başkanlarının gözüne batmak istemez. Aksine Mümtaz ise kimseyi düşünmeden sadece Nuran'ı ve onun hayatını güzelleştirmeye çalışır.
Mümtaz, Nuran'a karşı hep tedirginlik içindedir. Söylediği bir sözü bile söyledikten sonra acaba Nuran nasıl anladı? acaba demek istediğimden farklı mı anladı? diyip o kadar çok düşünür ki düşünmekten yanında oturan Nuran'ı unutur.
Belki de hayatı boyunca ailesi olmadığı için hiçbir çıkarı olmayan bir sevginin ne demek olduğunu bilmediğinden Nuran'dan gördüğü sevgiyi en yücesi sanır. Ama sandığı gibi olmaz.
Huzur'u arar, kendi içinde bulamadığı huzuru Nuran da arar. ''Yaşamak kolay ama asıl önemli olan ruhların aynı bedende buluşması'' der ya Tanpınar işte Mümtaz da bunu yapmaya çalışır Nuran ile beraber. Bunu yaparken incitmeden, kırmadan, Nuran'ı önceki hayatında maruz kaldığı kötülüklerden çekip alarak yapmak ister.
Nuran'ın gideceğinden korkar Mümtaz. Onu akşamları evine götürürken bile acaba bu onu son görüşüm mü? diye düşünür.
Bunu her ne kadar Nuran'a söyleyemese de bu düşünce onun fikirlerini tümüyle ele geçirir. Bu sonu gelmez bir döngüye dönüşür. Kaybetme korkusu. Belki de küçüklüğünden beri sevdiklerini gözünün önünde bir bir kaybetmesi, elinden bir şeyin gelmemesi, bunlara engel olamaması Mümtaz da derin yaralar açmıştır. İşte sevdiği bu kadını kaybetmek istememesi de buradan gelir. Eğer bir ihtimal varsa bile yok etmek ister. Bu sefer izin vermek istemez. Tam da bu çabalamanın üstüne Suat gelir.
Suat ise bambaşka biridir. Nuran'a karşı olan ihtirası ile boğuşur kendince. Gerçekçi biridir. Ölüm döşeğinde bile içinde kalan kelimeleri Nuran'a yazar, madem öleceksem bu dünyadan mesut gideyim der ve yazar. Bunu mektupla yapar. Sonunun nasıl olacağını düşünmeden yazar ve yollar. Bu mektubu sadece Nuran değil İhsanda görür. İşte o an Mümtaz ve Nuran arasındaki çatırdamalar başlar.
Suat'ın evde verilen akşam yemeğine gelmesi, İhsan'a, Mümtaz'a, Nuran'a içinde kalanları gerçek bir biçimde ve içinden geldiği gibi nasıl düşüneceklerini umursamadan anlatması. Bunları söylerken onların yaşadığı, kendilerine göre olan dünyayı eleştirmesi ve bunu onların yüzüne vurması bence doğru olandı.
''Kelimelerde yaşıyorsunuz'' demesi, onların hayatlarının sadece yüksek kesimden olmasını, kendisinin ise hayatın içinden gelmesini eleştirmesi...
Burayı okurken aklıma Nikos Kazancakis'in Zorba romanından bir an geldi. Orada da Zorba, patronuna ''Eğer bu kitaplar sana hayatı anlatmıyorsa, hayat hakkında bilgi vermiyorsa neye yarıyor patron sözü geldi.''
Tanpınar her ne kadar Boğaz'ı, yalıları, musikiyi anlatsa da hayatın kendisinide anlatır. Okuduğu, okuyucuya anlattığı sözlerin hayatta bir karşılık bulmasını ister.
Suat'ın intihar etmesi. Bunu ilk elden Nuran ve Mümtaz'ın görmesi onlarda geri dönülmeyecek yeni yollar açar. Artık hayat Mümtaz ve Nuran için iki ayrı hayat şeklindedir.
Aşklarına darbeyi her seferinde Fatma'nın, Fahir'in, ailenin diğer üyelerinin vurması yetmezmiş gibi en ağır ve yıkıcı darbeyi Suat vurur.
Nuran'ın, Mümtaz'ı bir anda yarı yolda bırakması, Suat'ın ölümünde ikisinin payı olduğunu düşünmesi, Mümtaz'a bundan sonra sadece dost olabileceklerini söylemesi Mümtaz'a yapabileceği en büyük kötülüktü.
Sayfalarca Mümtaz ve Nuran'ın aşkını anlatan Tanpınar, bir anda Mümtazı yalnız bırakır. Üstelik Nuran'ın gidişini o kadar az bir şekilde anlatır ki her ne kadar haksızlık ettiğini düşünsem de bence burada asıl vermek istediği, Mümtaz'ın bunalımlarının, kendiyle daha çok konuşmasının ve hayatına daha sıkıntılı devam etmesinin Tanpınar'ın, Mümtaz'a daha çok önem vermesinden dolayı olduğunu düşünüyorum.
Suat'ın ölümünden sonra Mümtaz ağır bir bunalıma girer. Artık gördüğü, duyduğu her yerde Suat vardır. Burada Tıpkı Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar kitabında Olric'in sonu gelmeyen konuşmaları gibi burada da Suat, Mümtaz'ın ruhuna hükmeder.
Kitabın son bölümünde ise Suat ve Mümtazın hesaplaşması vardır. Bu bölümü okurken o kadar zevk alarak yavaş yavaş okudum ki böyle muhteşem bir esere yakışan muhteşem bir son dedim.
İyi ki Türk edebiyatını kendi öz dilimizden, çeviriye gerek olmadan okuyoruz. İyi ki böylesine mükemmel yazarlarımız var.
Benzetmeler. Tam gediğine oturmuş denir ya işte öyle. Tanpınar tüm kitap boyunca öyle güzel öyle yerinde ve tam da işte bu kelime anlattığı tüm o sayfalarca dolu sözcüğe özet olmuş ve tam da yerinde olmuş diyorum. Hayat, yaşam, ölüm, evlilik, ilişki, İstanbul, tarih... hakkında söyledikleri o kadar derinden ve etkileyici ki konudan kopup söylemek istediği sözcüğü defalarca okuyorum.
Tanpınar musikiye öylesine aşık ve meraklı ki, Nuran ve Mümtaz arasında olanları unutup musikide Dede efendiye ait olan makamları, beyitleri, kavisleri hissederek yazıyor.
Öylesine farklı ve kendi kültürünü benimsemiş bir yazarki, çeşitli nedenlerle gittiği ülkelerden bize unutulmayacak yerler ve sözler aktarıyor ama işin sonunda bunu kendi öz kültürüne yansıtarak hissettiriyor. Wagner, Debussy, Listz, Borodine gibi yazarları hatırlatıyor, okuru bunlara yönlendirmeye çalışıyor ama kendi kültürünü bu işin merkezine koyarak yapıyor. İsmail Dede, Hafız Post gibi dervişleri söylüyor ve en sonunda Neşatinin beytini hatırlatıyor.
Tanpınar daha 1949 da yazdığı bu roman ile o zamanlardan günümüze kadar ışık tuttu. Yeni, farklı ve yol gösterebilecek yazarları bize tanıttı. Ne mutlu bize ki böyle bir yazarımız var.
Sonunda Türk edebiyatının zirvelerinden sayılabilecek bir kitabı okumanın verdiği zevk ile kapattım kitabı. Suat'ın mektubu ile devam etmeyi düşünüyorum.