Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı gibi uzun soluklu bir okuma oldu benim için. Andronikos’un içsel sorgulamalarına eşlik etti iç sesim. Aynı konularda hemfikir olamasak da dışardan bir göz olarak içsel sancıları derin düşüncelere itti beni. İnandıklarının bir bir yıkılıp değiştirilmesinden mi, inandıklarına aslında inanmadığını farketmesinden mi kaçtı diye düşünürken şu dizeler düştü aklıma,
“Dün sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.”
Andronikos’ ta işte bu dizelerdeki gibi kendi iç sesinden kaçarken yine kendine çıktı yolu. Ada, Tepe ve Dutlar olarak üç hikayeden oluşan kitabımızda Ada ve Tepe birbirinin devamı niteliğinde Dutlar biraz daha ayrı bir hikaye gibi görülse de bir bütünlük içerisinde. İlk iki hikayede varolan bir inanç sistemini bir anda zorbalayarak kökten değiştirmeye kalkan değişime ayak uydurmayanlara türlü işkence ve eziyetler uygulayan skolastik düşüncenin hakim olduğu bir Bizans’tan korkuyla kaçan Andronikosun iç savaşının boyutlarını, sorgulamalarını ve bu savaşının akıbetini konu alıyor. Dutlar da ise dut yaprakları, kurtçuklar ve akrep metaforları üzerinden ilk iki hikayedeki ana düşünceye ince göndermeler yapılarak kitabımız sonlanıyor. Kitabı okurken Umberto Eco’nun Gülün Adı kitabını hatırlayıp durdum nedense.
Felsefik anlatımlar, metaforlar, imgelemler aklınıza ne gelirse öyle büyülü bir dil Bilge Karasu’nun dili. Postmodernizm denilince neden isminin ilk sıralarda çıktığını daha iyi anladım. Kolay bir okumaydı diyemeyeceğim herkese hitap edecek bir eser olduğunu da düşünmüyorum lakin değişik bir lezzet bıraktı damağımda diyebilirim. Bir zaman sonra tekrar okumak isterim.
.
.
“İnsanı insana oyuncak olsun diye yaratmamış Tanrı.”
.
.
“İnsanın gerçekleşmesini istediği bir işe önce kendini koşması, işe önce kendinden başlaması gerekir.”
.
“Ama bütün bir ömür bayram hazırlığıyla geçer de o bayram hiç gelmezse..”
.
“Tanrı adına da olsa, insanlar adaleti kendi ölçüleri içinde dağıtıyor.”