Ali Nizami bey, zengin bir aileden gelmekte dolayısı ile köşklerde, saray yavrusu evlerde her köşeden çıkan hizmetçileri ile dolu evlerde sefehat içinde yaşarken, kumar içki, kadın düşkünlüğü her türlü zevki alemi için sonsuz para harcamış her gördüğü kadınla yaşadığı gönül ilişkisini aşkla karıştırıp kesenin ağzını öyle bir açmış ki sanki paraları hiç bitmeyecekmiş gibi sarf etmiş. Dolabında kırk çift ayakkabısı, elinde türlü bastonları,sokağa çıktığında yürüyüşündeki o garip endamı ile caka satarak dolaşırken birgün gelmiş parada suyunu çekmiş, dımdızlak ortada kalan Ali Nizami, başına bir bektaşi sarığı sırtınada cüppesini giyip çamlıcada bir tekke kurmuş, tekkenin tek müridi varmış oda evindeki emektarı Hüseyin efendiymiş. Don kişot ve sançho panzo gibi tekkelerinde bilmedikleri din adına biri vaaz verip diğeri de ona müritlik eder olmuşlar ta ki ölüm Ali Nizami efendiyi ziyaret edene kadar.
Zihnin hassaları acayiptir : Ba·zan yavaş
yavaş tâ içimize toplanan derin sebeplerle, bazan da sebepsiz yere yahut hatır ve hayale gelmez bir sebep yani bir vesile ile veyahut bazı büyük hadiselerin tesiri karşısında birdenbire öyle
-harikulade bir küşayişle açılır ki, bunların haricinde geçen zamanlarımızın faaliyeti bu uyaniklığa nisbetle bir uyuklama gibi kalır. Acaba neden bu güneşler bazan bize böyle doğar ve parlar ? Bir insan kafası bütün ömrü boyunca belki
ancak beş on defa böyle tamamen uyanır, aydınlanır ve her şeyi anlar ve her şey hakkında hükmünü evvelinden vermiş olur.
Sh 62
Tehlikeli bulduğumuz her sözü açığa vurmak için bir karantina devrine tabi tutarız. Zehrini bildiğimiz her söz, çiçekler arasında dolaşan
bir yılan gibi, başka sathi sözler altında gizlene
gizlene süründükten sonra ifadesinin imkanını
bulur ve meydana çıkar. Sh 79
Ve gerçi gençlik, kendi baharında, her fik�
rin zehrine karşı, mevcudiyetine yayılmasına
mani olan bir panzehir buluyorsa da ben; ta o
zamanlarda, yavaş yavaş, başkalarının bize verdikleri kıymet ve ehemmiyet ; hakkımızda besledikleri emniyet, muhabbet ve şefkat duygularının da, kendi benliğimizde akıl, sıhhat, saadet
dediğimiz nimetlerin de, ne basit, ne kadar geçici şeyler olduklarını, çocukların eğlenmek için
üfleyip, şişirdikleri ve bir an gözlerimizde tatlı
birtakım hayal renkleriyle parıldadıktan sonra
sönüveren sabun köpüklerinden daha canlı ve
daha çok payidar olmadıklarını, evet, yavaş yavaş, bütün ömrüme sinen bir teessürle, düşünmeye, duymaya, anlamaya koyuluyordum ...
Sh 118