Sonat Yurtçu'dan okuduğum ilk kitap.
İlk öyküsü 'Yaşamalısın'.
Sevdiği kadın uğruna cinayetler işleyen bir karakteri anlatır. Aşık olduğu kadının başına kötü olaylar getiren insanı yakalar.
Ama asıl önemlisi bu aşamaya gelene kadar hayatta yaşadığı zorlu, hapishaneli, bol dayaklı hayatıdır.
İçinde bulunduğu bedenin kendine ait olmadığını hissederek tercihini yapar. Bu tercih ona ailesinden uzaklaşmasına, toplum tarafından kabul görmemesine, hapishanelerde bile bu durumdan bahsetmemiş olmasına rağmen bazıların dikkatinden kaçmamasına neden olur.
Yaptığı şey yanlış değildir. Bulunduğu bedeni benimsemeyip tercihini yapması yanlış değildir. Hani yaşamın kendisidir kutsal olan denir ya. İşte madem kutsal madem biricik o zaman istediği gibi yaşamalı.
Belki Sonat Yurtçu yaşamalısın derken herşeye inat yaşamayı kast ediyordur. Tıpkı nazım hikmetin dizeleri:
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım,
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
Beni etkileyen diğer bir öyküsü ise İdare Lambasıydı. Bir babanın ölümü üzerine yazılmış. Onun yokluğunun evde ve ailede açtığı derin sessizliği anlatır yazar. Bu hikayeyi okurken aklıma Walter Weltroni'nin Seni Seviyorum Baban romanı geldi. Burada da annenin ölümü üzerine ailede yaşananlar anlatırılır. Ama Sonat Yurtçu bunu bize idare lambasını anlatarak geçirmeye çalışıyor.
Hikayeyi bitirdikten sonra aklıma şu geldi ölüm gidene mi zordur kalana mı?
Baba öldükten sonra ailenin yanında terzi Yıldız Hanım'ın olması. Yıldız Hanım öldükten sonra ise torunlarının hiç düşünmeden terzi dükkanını dağıtmaları.
Bu kadar mı değersizdi bir insanın yıllarca yaptığı emek? İlmek ilmek işlemesi, dişinden tırnağından arttırarak dükkan açıp hayata tutunmaya çalışması ve sanki çok önemsiz bir şeymiş gibi öldükten sonra alalacele hemen emeklerinin dağıtılması...
Aramızdaki Fikret öyküsü ise eşine şiddet uygulayan, onu aşağılayanların eşleri tarafından öldürülmelerini anlatır. Gayet güncel maalesef güncel diyorum ki keşke hiç olmasaydı, olayları anlatır. Son sayfalarda ise içinde olanları haykırır ve eleştirir. Kadınların sırf yaşamak için ne türlü zorluklar çektiğini, sindirildiğini, seslerinin kıstırıldığını anlatır.
Sonat Yurtçu, hapishane görmüş insanları, onların gördüğü zulümleri güçlü bir şekilde anlatıyor. Üstelik bunu açık açık anlatması hoşuma gitti. Bunu hem 'Yaşamalısın' hem de 'Öp Beni Haydar' hikayelerinde yapıyor.
O Denli Güzel öyküsü ise diğer öykülerin toplamı gibi bize önceki karakterleri hatırlatır. Ferit', Seyfi'yi, karşı apartmanda cam kenarında mahalleyi tahlil eden Sait'i...
Her seferinde apartman yaşamının içine sıkıştırılan, göremediğimiz insan hayatlarını göstermek istemesi bence hikayelerini güzel kılan bir noktaydı.
Sonat Yurtçu'nun tek yetersiz kaldığı yer bence dili kullanmadaki becerisi. Konular gayet akıcı, hiç takılmadan okunabiliyor ama dilini biraz daha geliştirmesi, çok az da olsa betimleyebilmesi, bazı öyküleri örneğin Aramızdaki Fikret öyküsü gibi olanları biraz daha devam ettirmesi bence daha iyi olurdu.