Puan vermedi·263 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Kasım 2024 19:20 Milliyetçi çalışmaların en çok üzerinde durduğu konu farklı kesimlerin bu çalışmalarda nasıl yer aldığıydı, toplumun farklı kesimlerinden destek bulan bu hareketlerin kadınları nerede konumlandırdığı ise feminist yaklaşımların üzerine yoğunlaştı bir mesele oldu. 1980'lerden itibaren toplumsal cinsiyet ve milliyetçilik ilişkisi üzerine çalışmalar yapılmaya başlandı. Bu çalışmaların ilki Nira Yuval-Davis ve Florya Anthias' ın kaleme aldığı "Kadın -Millet-Devlet " kitabıdır. Bu kitap kadınların millet ve devlet kurma süreçleriyle ilişkisini kuramsal olarak inceleyen ilk eser olma niteliğini taşır.
1920' li yıllarda başlayan milliyetçi kuramların kadınlardan söz etmemiş olmaları, yalnızca sömüren tarafları dikkate alan görüşleri 1980'lerden itibaren yeni milliyetçi yaklaşımların varlığını elzem kılmıştır. Bu yeni yaklaşımlarda ise daha önce ele alınmamış olan kesimlere ağırlık verildi. Bunlardan biri de kadınlar oldu.
Nira Yuval-Davis’in Cinsiyet ve Millet adlı çalışması, milliyetçilik ve ulus-inşa süreçlerinin cinsiyetsiz, nötr veya evrensel olgular olmadığını; aksine baştan itibaren toplumsal cinsiyet ilişkileri tarafından kurulduğunu ve yeniden üretildiğini ortaya koyan bütünlüklü bir analiz sunar. Kitap, özellikle kadınların konumuna odaklanmakla birlikte, erkeklik ve erkekliğin milliyetçi projeler içindeki merkezi rolünü de görünür kılar. Yuval-Davis’in temel iddiası, ulus oluşumlarının kendilerine özgü “kadınlık” ve “erkeklik” tasarımları içerdiği ve bu tasarımların milli yeniden üretimden kültüre, vatandaşlıktan savaşa kadar uzanan tüm alanları yapılandırdığıdır (s.21).
Yazar, cinsiyet ve millet söylemlerinin birbirinden bağımsız alanlar olmadığını, tersine karşılıklı olarak birbirlerini kurduklarını savunur. Bu nedenle kitabın amacı, bu iki söylem alanının kesişme noktalarını, gerilimlerini ve iç içe geçme biçimlerini analitik bir çerçeve içinde incelemektir (s.23). Kadınların milletin biyolojik yeniden üreticileri olarak “doğallaştırılan” rolleri, kültürel taşıyıcı konumları ve vatandaşlık rejimleri içindeki cinsiyetli hak ve yükümlülükleri, kitabın ilerleyen bölümlerinde birbirine eklemlenen boyutlar olarak ele alınır. Ordu, savaş ve milli uyuşmazlıkların da cinsiyetlendirilmiş yapıları bu çerçevenin ayrılmaz parçalarıdır (s.21).
Yuval-Davis, milli kimliğin zorunlu, doğal veya değişmez bir birlik olmadığını vurgular. Ortak dil, ortak toprak, ortak tarih ya da ırk gibi unsurların hiçbirinin kaçınılmaz olmadığını; buna rağmen milliyetçiliklerin “millet”i homojen ve eşitlikçi bir bütün gibi sunarak sınıf ve statü farklılıklarını görünmez kıldığını belirtir (s.49). Bu homojenleştirici kurgu, özellikle soy, köken ve soykütüğe dayalı milliyetçiliklerde dışlayıcı bir biçim kazanır. Evlilik, cinsellik ve üreme politikalarının denetlenmesi bu bağlamda merkezi hale gelir; “ırkın saflığı” söylemi kadın bedenleri üzerinden kurulur ve soy karışımı korkusu milliyetçi tahayyülün çekirdeğine yerleşir (s.55).
Kadınlar bu süreçlerde yalnızca biyolojik yeniden üreticiler değildir. Aynı zamanda milletin kültürel yeniden üreticileri ve sembolik taşıyıcıları olarak inşa edilirler. Çocuklara kültürün aktarılması, “yuvanın” milli-kültürel biçimde kurulması ve geleneğin muhafazası büyük ölçüde kadınlara yüklenir. Bu durum, kadınların milletin şerefinin, kimliğinin ve geleceğinin sembolik temsilcileri haline gelmesine yol açar (s.94–95). Ancak bu sembolik merkezilik, kadınların özneleşmesi anlamına gelmez; aksine çoğu durumda kadınlar beden siyaseti içinde nesne konumunu muhafaza eder, kolektif “biz”in sınırlarını temsil ederken siyasal karar alma süreçlerinden dışlanırlar (s.97).
Yazar, kadınların milliyetçi ve köktenci projelerde her zaman pasif kurbanlar olmadığını özellikle vurgular. Kadınlar, özellikle yaşlı kadınlar, “uygun kadınlık” ve “uygun davranış” normlarını denetleyen, öteki kadınları disipline eden aktörler haline de gelebilirler. Bu, kadınlara bahşedilen sınırlı toplumsal iktidarın temel kaynaklarından biridir (s.80). Böylece toplumsal cinsiyet rejimi, yalnızca erkek egemenliğiyle değil, kadınlar arası hiyerarşiler ve iç denetim mekanizmalarıyla da yeniden üretilir.
Göç, diaspora ve küreselleşme süreçleri, ulusal aidiyetleri daha da karmaşık hale getirir. “Adanmış diasporalar”ın yükselişi, teknolojik gelişmeler sayesinde anavatanla bağların sürdürülmesiyle mümkün olurken, sömürge sonrası dünyadaki milliyetçi mücadeleler de bu dinamikleri besler (s.46–47). Bu bağlamda “öteki” figürü çoğullaşır; etnisite, din, dil, aksan, göçmenlik gibi göstergeler “biz” ve “onlar” sınırlarını sürekli yeniden çizer (s.98). Çok-kültürcülük politikaları ise özellikle kadınlar açısından sorunlu sonuçlar doğurabilir; çünkü “kültürel farklılık” söylemi çoğu zaman kadınların davranışlarının denetlenmesini meşrulaştıran bir araca dönüşür (s.116).
Vatandaşlık, Yuval-Davis’e göre ne yalnızca bireysel ne de yalnızca kolektif bir olgudur. Üyelik ve kimlikler çoğu zaman gönüllü değil, zorunludur; vatandaşlık hakları ise toplumsal koşullar uygun hale getirilmeden anlam kazanmaz (s.174). Bu durum, kadınların eğitim, evlilik, boşanma ve sığınaklar gibi alanlarda “cemaatin kültürel ihtiyaçları” adına dezavantajlı konumlara itilmesine yol açar (s.150).
Savaş ve askerlik bağlamında da cinsiyetlendirilmiş etkiler belirgindir. Kadınlar doğrudan çatışmaya katılmasalar bile, yaralı ve ölülerle ilgilenme ya da galibin mülkü haline gelme gibi özgül roller üstlenirler (s.178). Askerliğin kadınlar için olası faydaları tartışılsa da, savaşın kendisinin toplumsal dokular üzerinde yarattığı yıkımın her zaman cinsiyetli olduğu unutulmamalıdır (s.198).
Kitap, feminist siyasetin milliyetçilikle ilişkisini tartışırken “çaprazlama siyaset” kavramını önerir. Bu yaklaşım, evrensellik/görecelik ikiliğini aşmayı ve kadınların farklı, karmaşık ve çoğul konumlarını dikkate alan bir siyasal dayanışma zemini kurmayı amaçlar (s.228). Yuval-Davis, “herkesin farklı olduğu” gerçeğinin kolektif feminist eylemi imkânsız kılmadığını, aksine bu farklılıkların tanınmasıyla daha adil ve kapsayıcı bir siyasetin mümkün olabileceğini savunur (s.230).
Sonuç olarak Cinsiyet ve Millet, milliyetçilik çalışmalarına feminist bir derinlik kazandırırken, toplumsal cinsiyetin ulus-inşa süreçlerinin kurucu bir boyutu olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyar. Kadınların biyolojik, kültürel, sembolik ve siyasal rollerini birlikte düşünerek, milliyetçiliğin cinsiyetli doğasını hem eleştirel hem de dönüştürücü bir perspektifle analiz eder.