Kitap “Ben Alparslan Türkeş’in yakınıydım, o nedenle milliyetçi camia bana saygı duysun” demek için yazılmışa benziyor. Rahmetli eski bakan Yaşar Okuyan’ın 12 Eylül döneminde yaşadığı zorluklar ile hesaplaşması, bana göre sayfalarda daha gerilerde kalan bir mesele (Liderlerin çok yakınında yer alan her ikinci insan gibi, Y. Okuyan’ın A. Türkeş’e yer yer sitem ettiği “hissedilen” cümleler de var. Örneğin Türkeş’in Kenan Evren’e yazmayı düşünüp yazmadığı bir af mektubu bahsinde, bence eski liderine yönelik alttan alta dile getirmek istediği bir hayal kırıklığı mevcut).
Türkiye’deki sıradan yaşlılarla konuşursanız, size 12 Eylül’ün iyi ki yapılmış olduğunu söylerler. “Sıradan” diyorum, çünkü 12 Eylül’den şikayet edenler, genellikle o dönemde militanlık etmiş olanlar oluyor. Yani 12 Eylül’ün gelmesi için sahne hazırlamış olanlar… Onlara (sıradan olanlara) hak veriyorum (Pandemi döneminde sokaklarda rahatça dolaşamamaya birkaç ay dayanamadık, oysa 12 Eylül öncesinde insanlar aynı hâle yaklaşık beş sene - 1975 ile 80 arası - katlanmak zorunda kalmışlar). Ve gittikçe daha iyi anlıyorum ki, Türkiye’deki ağır askerî darbeler, rakip parti başkanlarının el sıkışıp da havayı yumuşatmamaları yüzünden meydana gelmiştir. Yani asıl suçlu olanlar, siyasî partilerin başkanı olan liderlerdir. Bakınız Adnan Menderes ve İsmet İnönü. Bakınız Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan. Zaten herhangi bir kitle hareketinin kaderi, onun liderinin psikolojisinden ve egosundan ayrı düşünülemez. Onların altındaki kitleler birbirleriyle savaşabilirler; bir taraf sosyal adalet der, bir taraf vatan-millet. İkisi de haklıdır, ikisi de aptal. Olaylar sırasında şiştikçe şişen ise sözde liderlerin ve onların yancı kadrolarının egolarıdır, narsist benlikleridir. Davalarını ve arkadaşlarını ilk satanlar da onlar olurlar.
Ülkeyi içinden çıkılmaz bir cendereye sokup, sonra da aynı hapishaneye düşen sözde rakip partililer, orada kuzu gibi olmuşlar, kuzu… Kanla beslenen gururlarından biraz taviz vererek milleti barıştırmayanlar, hapis tutuldukları yerde birbirlerine nazik jestlerde bulunmuşlar. Reziller… (Tutuklu lider kadrolarının, alttaki militan kadroları kadar çile çektiğini de sanmayın.) Ellerinden bir şey gelmezdi, iddiasını ise baştan reddediyorum. (Bu yönde çabalar hiç vuku bulmamış değil. Özellikle Ecevit’in Demirel’e sıkça el uzatmaya çalıştığı söylenir. Yine de ben anlamam. Gidip kapısında yatacaktı.)
Siyasî suçluları, adi suçlulardan ayıran şey, birincilerin kendi suçlarını genel bir “kavrama” atfedebilmeleri, kamuya mâl edebilmeyi becermeleridir. Adi suçlu, karım için, bana yan gözle baktığı için, kendimi korumak için cinayet işledim der. Siyasî suçlu ise, milliyetçilik için, komünizm için, sosyal adalet için, vatan için cinayet işledim der. Siyasî suçlu kendini fedakar göstermeyi bilir, geçmiş ve gelecek arasında soyut bir köprü kurmayı bilir, suçunu aşkınlaştırmayı bilir, kitaplardan alıntı yapmayı bilir. Aslında zaman zaman adi suçludan daha adidir. Oysa 12 Eylül öncesinde sokak hareketleri o kadar anarşik bir hâl almış ki, olay ideoloji savaşından çıkıp, aşiretlere özgü kan davasına dönmüş.
Yaşar Okuyan 12 Eylül’ü yaşamış, yaşadıklarını bilgi olarak bize aktarma iyiliğini göstermiş; ama onu lâyıkıyla değerlendirememiş. Olayın arkasında MİT var, Emniyet var, ABD var safsatalarına düşmüş. Cepheleşmiş olan az gelişmiş bir ülkenin kurumlarının elemanları da cepheleşmeyecekler miydi, başına buyruk birtakım eylemlerde bulunmayacaklar mıydı? (Siz devlet kurumlarının bugün bile nasıl olduklarını sanıyorsunuz?) Ayrıca ABD’nin NATO mensubu bir ülkedeki askerî darbeye göz yumması ile o darbenin faili olması arasında dünya kadar fark var. S. Demirel’in dediği gibi, darbeden önce 67 ilin sıkıyönetim komutanlıklarının sorumluluğunda olması neyi değiştirir? Esas aktörler rollerini iyi oynamadıktan sonra, figüranlar bir filmi kurtaramaz. Kenan Evren’in “Şartların olgunlaşmasını bekledik” lafı üzerinden bir dönemi anlamaya çalışmak ise hiç olmayacak bir iş. İnsanlar anlamlı veya anlamsız, rastgele birçok laf ederler. Ordu gibi doğası gereği güç aşığı bir kuruma muhtaç hâle gelirsen, sonuçlarına katlanırsın. Rahmetli Okuyan hiç sorumluluk almamış, maşallah. Bir de demez mi, solcular yaşadıklarını anlatmayı bildi, biz bilemedik diye… Yani anılarını yazarken bile kavga peşinde!
Siyasetçi bir karakterdir ve ben hepsinden nefret ediyorum. “Eski” ordunun sivil siyasete güvensizliğini anlıyorum. Düzensiz bir ülkede düzenli olan tek güç, balyozu eline alır. El sıkışıp düzeni sağlayacaksın…