Rachel Cusk’ın üçlemesinin ikinci kitabı olan Geçiş’i okurken hem çok etkileyici hem de biraz garip bir yolculuk yaşadım. Kitap, bir kadının hayatını yeniden kurma çabasını anlatıyor, ama bunu öyle sıradan bir şekilde değil, bambaşka bir bakış açısıyla yapıyor. Boşandıktan sonra Londra’da yeni bir eve taşınıyor ve çevresindeki insanların hikâyeleriyle kendi hayatını bir arada sorguluyor.
Yazarın dili bazen çok sade, ama o sadeliğin altında sizi düşündüren bir derinlik var. Olay örgüsü neredeyse yok gibi, çünkü asıl mesele karakterlerin iç dünyası ve konuşmaları. Kitabı okurken, her şey çok sıradan gibi görünüyor ama bir yandan da insanı düşünmeye zorluyor. Hayatımızdaki küçük değişimlerin bile bizi ne kadar etkileyebileceğini gösteriyor.
Bazen durup “Ne anlatıyor bu?” diye düşündüğüm oldu, ama sonra fark ettim ki mesele anlatılan olaylar değil, o anki hisler. Geçiş, bana bir roman okumaktan çok, birini dinliyormuşum gibi hissettirdi. Eğer sakin, karakter odaklı kitapları seviyorsanız, bu kitaptan keyif alabilirsiniz.