"Çevrimiçi bir astrolog"dan gelen bir e-posta ile açılır Geçiş. Astrolog, Faye’ye “göğünde büyük bir geçiş” olacağını haber vermektedir. Çerçeve’de sessiz varoluşuna Atina sokaklarında eşlik ettiğimiz Faye, memleketi Londra’ya dönmüştür. Astrolog haklıdır, Faye’nin hayatında bir geçiş vaktidir; eve dönüş, yıkım ve yaratım vaktidir. Faye, yeni bir eve taşınmıştır. Kötü komşular, eski dostlar, yeni dostlar; yazarlar, yayıncılar ve okurlar; anneler, babalar ve çocuklar beklemektedir onu. Londra, Faye’ye hazırdır.
Geçiş, Rachel Cusk’ın bir tür olarak romanda yarattığı paradigma kaymasının Çerçeve sonrasında bir teyididir âdeta. Londra, hayattır; hayat, yazmaktır. Geçiş’in yayınlanmasından sonra yapılan bir söyleşi esnasında Cusk’a bir okur kendi roman "tarzı"nı nasıl tanımladığını sorar. Cusk’ın cevabı "yaşamak"tır, “olduğu gibi ve yazıya dökmeyi amaçlamadan yaşamak”: Üçleme’nin en güzel özeti budur gerçekten de. Bir inanç sistemi olmaksızın yaşamak ve yazmak. Hakikat sonrası çağda, sahici kalabilmek için anonim ve boşlukta süzülen bir anlatı yaratmak.
Tam da bu noktada Cusk, bu sihirsiz sihrin merkezine Faye’yi yerleştirir. İki çocuklu boşanmış bir yazar olduğunu bilsek de kişisel dinamiklerine hâkim olamadığımız Faye, bu anonimliğin bir meta-versiyonuna dönüşür. Üçleme, aslında bir başka “üçleme” arasındaki sınırları yok etmek üzerine kuruludur: Cusk, Faye ve biz. Yazar, okur ve “roman kahramanı” arasındaki sınırları silen bir oto(kolektif)kurmaca ya da Geçiş’ten alıntı ile “bir bakıma hâlâ dükkanın vitrininde yaşıyor” gibi bir okuma deneyimidir bu, " kurgulanmış bir şey, ama aynı zamanda gerçek".
Geçiş’le ilgili bahsedilmesi gereken bir diğer ayrıntı da onun, Çerçeve’den farklı olarak, satır aralarında yuvalanmış belirgin bir fars özünü hissettirmesi. Hem Faye’nin