Rachel Cusk bu kitapta monolog tarzına yakın, mesafeli bir dil kullanıyor. Anlatıcımız M, hikayeyi Jeffers adında gizemli birine anlatıyor gibi konuşuyor. Yazar klasik bir olay örgüsünden ziyade karakterlerin iç dünyasındaki huzursuzluklara, sessiz savaşlara ve felsefi çatışmalara odaklanmış. Cusk’ın dili gerçekten çok lezzetli, her cümleyi sakız gibi çiğneye çiğneye okutuyor insana. Bu da romanı, düşük sayfa sayısına rağmen dolu dolu bir esere çevirmiş neredeyse her satırın altını çizmek istiyorsunuz.
Hikaye, orta yaşlı bir kadın olan M'in, hayranlık duyduğu bir ressamı (L), ailesiyle yaşadığı bataklık kenarındaki evine davet etmesiyle başlıyor. M, bu sanatçının onun portresini yapmasıyla varlığının anlam kazanacağını, kendini onun gözünden görüp hayatına yeni bir boyut açacağını umuyor. Bu, onun görülme, duyulma ve onaylanma ihtiyacının en çıplak hali. Ancak beklediği o ruhsal aydınlanma yerine, büyük bir ego çatışması ve hayal kırıklığıyla karşılaşıyor.
Kitaptaki Tony ve Brett karakterleri, M’in nevrotik dünyasını dengeleyen, adeta gerçek olamayacak kadar kusursuz idealize edilmiş karakterler. Tony’nin o sarsılmaz rasyonalitesi ve Brett’in çabasız güzelliği, M ve L arasındaki o bencil çatışmayı daha da absürt, yer yer de kara mizah tadında bir boyuta taşıyor. Bu karakterlerin "mükemmelliği", M’in kendi içindeki parçalanmışlığı daha sert bir şekilde yüzümüze vuruyor.
Cusk, kadın olmanın getirdiği hayatta kalma stratejilerini ve başkalarının konforu için harcanan enerjinin ruhsal aydınlanmayı nasıl engellediğini muazzam bir dürüstlükle tartışıyor. M, karşısındakine (L'ye) bakarken şunu görüyor: Bir erkek için özgürlük, nefes almak gibi doğal bir şey. M’e göre bir kadın bedeniyle doğmak ise hayata zaten "borçlu" ya da "kısıtlı" başlamak demek.
Kitabın orijinal ismi