İlk iki kitapta olduğu gibi Övgü’de de Faye, başkalarının hayat öykülerini dinleyen, kendi hayatına dair çok az şey açıklayan bir figür. Ama bu kitapta bu sessizlik, daha fazla geriyor insanı. Okur olarak artık Faye’in de bir patlama yaşamasını, sesini yükseltmesini bekliyorsunuz. Ama yok, suskunluğa devam ediyor.
Bu kitapta evlilikler ve ilişkiler özellikle erkeklerin varlığıyla şekillenen, çoğu zaman da tahrip edilen yapılar olarak anlatılıyor. Faye’in neredeyse tüm muhatapları erkek. Faye’e sürekli bir şeyler anlatıyorlar. Bu anlatılar dikkatle örülmüş, kendini temize çıkarma derdiyle yüklü, kendilerini yücelten, yaptıkları haksızlıkları “meşrulaştırma” çabası her yerinden akan, ahlaki olarak tartışmalı ama çok emin bir dille kurulan öyküler. Kendinden emin olmak ataerkinin armağanı.
Faye bu anlatıların hiçbirine doğrudan tepki vermiyor. Çoğu, onun sessizliğini ya yok sayıyor ya da kendi söylevlerini onun üzerine kurmak için kullanıyor. İşte burada Faye’in sessizliği politik bir biçim alıyor bence. Kadın anlatıcı, erkek anlatılarını sessizlikle kuşatıyor. Anlatıcının yokluğu, karşısındakilerin boşluğa konuşmalarına neden oluyor.
Roman tarihine baktığımızda, kadın anlatıcılar çoğu zaman ya duygularıyla tanımlanırlar ya da hikâyelerini anlatmak “zorunda” bırakılırlar. Cusk bu geleneği tersine çeviriyor. Anlatmaya çalışmıyor, itiraf etmiyor, açıklamıyor, mücadele etmiyor. Bu sessizlik bir tür pasiflik gibi görünebilir ama Cusk burada bir kırılma yaratıyor: Bu sessizlik, bir anlatı boykotu. Yani Faye, anlatının kimin hakkı olduğunu, hangi anlatıların değerli sayıldığını ve kadının bu düzende nasıl konumlandığını sorgulatıyor okura.
Kitabın adı ironik: Övgü, kitabın içeriğiyle çelişiyor gibi. Çünkü ortada övülecek çok az şey var. İnsan ilişkileri kırık, anlatılar