“Sence de dünyanın başlangıçtaki saflığa,masumiyete,yalınlığa ihtiyacı yok mu?Bunca kargaşa içinde insan nasıl huzurlu olabilir ki?”
1577 yılında İstanbul semalarında görülen kuyruklu yıldızla başlayan o uğursuz atmosfer kitabın sonuna kadar peşinizi bırakmıyor resmen. Halk ikiye bölünmüş durumda; bir taraf bunu ilahî bir mesaj olarak görürken diğer taraf kıyametin habercisi olduğuna inanıyor. Tam bu karmaşanın ortasında ise Azdahak cemiyeti çıkıyor karşımıza. Yaptıkları ritüeller, halkı manipüle ediş şekilleri ve korkuyu kullanmaları gerçekten tüyler ürperticiydi.
Kitabı okurken en sevdiğim şeylerden biri, olayların sadece tarihî bir zeminde ilerlememesi oldu. Bir yandan cinayetler, entrikalar, devlet oyunları ve gizli yapılanmalar varken diğer yandan o mistik hava sürekli hissediliyor. Özellikle İstanbul’un sokakları, saray çevresi ve dönemin atmosferi o kadar iyi aktarılmış ki bazı sahneleri gözümde film gibi canlandırdım
Bir de İskender Pala’nın dili var tabii… Bazı cümlelerin altını çizmeden geçemedim. Osmanlı’nın kültürel yapısını, dönemin inanç karmaşasını ve insanların korkularını çok etkileyici işlemiş bence. Tarihle polisiyeyi ve mistik unsurları böyle harmanlaması farklı bir tarz yaratmış.İçinde barındırdığı aşk hikâyesi de kitabı daha akıcı bir hâle getirmiş.Ama kitabın genelinde hep bir huzursuzluk hissi var. Kime güvenileceğini bilemediğiniz, karanlığın yavaş yavaş büyüdüğü bir hikâye…
Benim yine çok severek okuduğum,elimden bırakmak istemediğim bir İskender Pala kitabı oldu ,harikaydıOkumak için geç kalmayın..Hepinize bol kitap okumalı günler diliyorum.
Peki sizin en sevdiğiniz İskender Pala kitabı hangisi?Yorumlarda buluşalım