İskender Pala

İskender Pala

YazarDerleyenÇevirmenTasarımcı
8.4/10
26.136 Kişi
·
108.061
Okunma
·
7.061
Beğeni
·
93634
Gösterim
Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü
"Doğruluk mu daha büyük meziyettir, yoksa yiğitlik mi?" diye sorar, cevap ne olursa olsun, "Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı!." derdi.
390 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Yavuz Sultan Selim Han; sadece padişah değil, sanatkâr, şair aynı zamanda asker. Birçok yerde okuduğumuz gibi 8 yıllık hükümdarlık hayatına 80 yılı sığdırmış olan Yavuz... Kısa iktidarını zaferler, fetihler, şiirlerle dolduran bir padişah. 8 yılda Osmanlı topraklarını yaklaşık 3 kat genişletmiş, II. Bayezid ve Gülbahar Hatun'un oğlu Yavuz... Memleketim Amasya'da doğan, Trabzon'da valilik yapan ardından iradesi Osmanlı topraklarından taşan Yavuz...

İncelememe başlarken öncelikle şu konu üzerinde durmak istiyorum. İskender Pala'nın bu eseri için objektif değil, fazla taraflı gibi yorumlar okudum ve şunu belirtmek isterim ki, bu okullarda öğrenimini gördüğümüz bir tarih kitabı değil, tarihi bir roman. Dolayısıyla tarihi olaylar ve şahıslar aktarılırken yazarın dünya görüşünü yansıtmasını ya da dini veya milli çeşitli değerleri doğrultusunda olaylara yaklaşımını abes bulmuyorum. Zaten bana göre romanda aşırı bir taraflılık yok var olanı da yazarın değerlerine bağlıyorum. İskender Pala kimi yerde Yavuz'u kimi yerde Şah İsmail'i belirli derecelerde eleştiriyor.

Şah ve Sultan tarihi olayların edebi bir dille anlatıldığı, kimi zaman gururlandıran, kimi zaman öfkelendiren, kimi zaman hüzünlendiren bir kitap. Edebi söz sanatlarına bolca yer verilen eserde sevgi, aşk, çekişmeler, pişmanlıklar hepsi mevcut. İskender Pala doktorasını Divan Edebiyatı alanında yaptığı için bazı kitaplarında kullanılan dilin zor anlaşılabildiği ile ilgili cümleler okumuştum. Bu kitap özelinde (içinde geçen beyitler haricinde) böyle bir durumun söz konusu olmadığını, dilin anlaşılabilir olduğunu söyleyebilirim. Şah ve Sultan okuru alıp Çaldıran Ovası'nın orta yerine bırakan, tarihi olayları romantizmle bir araya getiren, okunan her sayfasıyla tarihin içine biraz daha girmenizi sağlayan bir eser.

Gelelim Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'e. Tarihi olayları içinde bulunulan döneme ve o dönemin koşullarına göre değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla 1500'lü yılların henüz başında yaşanan bazı olayları günümüzün demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlarıyla açıklamaya çalışmak son derece mantıksız. Yavuz Sultan Selim'i de isyanları bastırma ya da girilecek bir savaş öncesi çeşitli önlemler alması konularında ezbere eleştirmek yerine yapılacak çok daha yararlı işler var. Yavuz ve Şah İsmail'in artıları, eksileri tabii ki olmuştur ancak bu bana göre birini yerin dibine geçirmek için bize fırsat vermemeli. Tarihçiler bile bu olaylarla ilgili fikir birliğine varamamışken 5 asır sonra bile isyan bastırılmış mı, nasıl bastırılmış tarzındaki soruların bilinçsizce tartışılması yanlış diye düşünüyorum.

Yavuz Sultan Selim başarılı bir devlet adamı, İslam Halifesi, iyi bir askerdir. Özellikle bu kitabın yayınlanmasının ardından başlatılan karalama kampanyasına kesinlikle katılmıyorum. Ve son olarak, der ki Arif Nihat Asya:

"Ağlasın taşlara kapanıp tarih,
Selimler gelir de Yavuzlar gelmez."
405 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı. Bu kadar geç tanışmamın nedeni dilinin çok ağır ve anlaşılmasının güç olduğunu söyleyen arkadaşlarımın yorumlarıyla oluşan önyargımdı. Od kitabında böyle bir zorlukla karşılaşmadım ve anlatım tarzını da çok beğendim.
Yunus Emre'nin eşi Sitare'yi kaybedişinden duyduğu acısı ve oğlunun Yunus Emre'yi arayışını kelime kelime içime işledi yazar. O dönemdeki tarihi olaylardan da bahsetmeyi unutmamış. İskender Pala'nın kaleminden "Bizim Yunus"u okumak keyifliydi, tavsiye ederim. Bu arada yazarlarımıza yaşarken de gereken değeri verelim!
416 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Öncelikle bu kitabı okumamda vesile olan ve ona ikinci bir şans vermemi sağlayan Tayfun abime çok teşekkür ederim...
.............

Kitabı okuduktan sonra aşkı tanımlamaya çalıştım kendimce.Ve uzun süre kalemimi oynatamadım. Sadece bazı belirtileri geldi ilk aklıma.Oysaki herkesin az çok bir deneyimi olmuştur muhakkak.
Belki de tanımlanamayan bir şeydir aşk.Belki de tanımlanması gerekmiyordur. En çok susulması gereken konu bu olabilir, hiçbir tamlama, hiçbir kelime onu tam anlatamadığı için.

Bu yüzden benim yazdıklarım aşkı anlatma değil sadece onu "sezdiriş" tir.

"Aşk" sözcüğü zaten sözlükte "sarmaşık" demekmiş. Bir sarmaşık çınarları, servileri nasıl sarıp sarmalarsa, aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri. Ve her sarmaşık, sardığı ağacı kuruturmuş sonunda.Dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür, çökertirmiş. (sayfa 48)

Gökyüzü olduğunu düşün ve aşık olduğunda tüm renklerinin aynı anda birbirine çarpıp karıştığını ve darmadağın olduğunu...

Yağmur olduğunu ama yağamadığını düşün...

Ve bunları yaşayacağını bilmene rağmen, gökkuşağı ya da yağmur olmayı sevdiğini...

Aşk hem dert hem devadır
sevmeyi bilenler için.

Ve eminim ki tüm bunların amacı ise kişiyi gerçek aşka ulaştırmaktır, bu yolda bir aracı bir vesiledir. Gerçek aşk ise görünenin ardında saklıdır...
Dünyadaki her şey onun bir tecellisidir. Bu yüzden onu bazen gökyüzünde bazen bir eşyada bazense bir insanda görmeniz gerçek aşkın yansımasından kaynaklanır.

Kitapta genel olarak Leyla ile Mecnun' un hikayesi anlatılıyor. Hem de kendini Kays (Mecnun) ilan eden Leyla ile Mecnun kitabının ağzından. Hem değil mi ki bir aşkı yaşayandan daha güzel kim anlatabilir ya da hissettirebilir?...
Bir olay değil birçok olay var aslında. Babil medeniyetinin faaliyetlerinden (BUAM (Babil uzay araştırma merkezi )) de yaralanarak bu aşk romanına tarihi bir hava katmış ve heyecanı ayakta tutmayı başarmış İskender Pala.

Arapça ve Farsça kelimelerin sıklığından da söz etmesem olmaz.:)Başta sizi biraz yorsa da zamanla buna alışıyor hatta sevmeye bile başlıyorsunuz. Sabırla okuduğunuzda meyvesini fazlasıyla alacağınızdan ve tadını beğeneceğinizden eminim.
Ve sen değerli okurum, buraya kadar okuduğun için sana da teşekkür ederim. İnşallah okumana vesile olabilmişimdir. :)
390 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10·
Son sayfayı da okudum ve hemen yazmam gerektiğini hissettim bu satırları. Kitabı okumayı düşünenler acele etsinler. Çünkü okuduğum hiçbir an bulunduğum zaman ve bulunduğum mekanda değildim sanki. Karakterler üzerinden bölümlerden oluşan kitapta, 16. yüzyıla damgasını vurmuş Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasında geçenler hikayenin ana çerçevesini oluşturuyor. Birinci tekil şahıslarla anlatım gerçekleştiği ve muhteşem bir duygu paylaşımı ile yapıldığı için, bazen savaş meydanında kılıç sallayan bir cengaver, bazen sevgilisine kavuşamayan bir şair, bazen hayal kırıklığının en derinini yaşayan bir yaralıya dönüştürüyor insanı. Hikayelerde kaybolmayı sevenler için yazılmış, ya da yazıldıktan sonra insanı içine hapseden bir hikaye. Keyifli okumalar.
392 syf.
·14 günde·Beğendi·8/10
Evet, bugün gene buram bura tarih kokan bir İskender Pala kitabı incelemesi için birlikteyiz arkadaşlar. İskender Pala’nın kendisi ile olmasa da, romanları ve kalemi ile ilk defa "Abum Rabum" #30305965 sayesinde tanıştım. Şahsen çok beğendiğim Abum Rabum sonrasında okumuş ve incelemiş olduğum kitap türlerine ara vererek, araya gene bir dönemi konu alan bu güzel tarihi romanı almak istedim. Burada maksadım hem yazarın kalemini, hem okumadığım eserlerini biraz daha iyi tanımaktı ve değişiklik yaparak biraz olsun tarihte yolculuk yapmaktı. O zaman konuyu çok uzatmadan kitabımız “Efsane” ve ona dair incelememize geçelim derim.

Çok köklü, zengin ve ihtişamlı bir tarihe sahip olduğumuz kaçınılmaz bir gerçektir. Bu tarihi süreç ilerlerken/gelişirken, sadece biz Türklerin değil, bizden olmayan, ama bizden daha çok Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu için çabalamış olan nice yabancılarında bu görkemli, ihtişamlı tarihe katkıları olmuştur. Bu görkemli zaman diliminde, ne efsaneler ve ateşinin sevenleri kor gibi yaktığı aşklar yaşanmıştır, ah bir bilseniz!!! Tarifi mümkün olmayan imkânsız aşktan, kor ateşten ve Osmanlı’nın hükümdarlığında olan denizlerden gelenler, bu karanlıkta biz insanlara birer kandil olur ve kapağını aralamış olduğumuz zamanı aydınlatırlar. Osmanlı’da “Efsane”leri dinleyerek yaşamak kadar, bir efsaneye kahraman olmak ve o efsaneyi yazmakta mümkündür. Bazen aradığınız bir şeyi tarihin tozlu sayfalarında ya da tasvirlerinde bulamazsınız. Yeri geldiğinde en dibe, tarihte bir zamanlar yaşamış insanlara ve fırtınası, mucizesi, macerası çok olan denizlere de açılmak gerekebilir. En zorlu ve beklenmedik bir anda bile, sizi bekleyen unutulmaz bir aşk ya da makam mevki kaderiniz olabilir ve hatta nesilden nesile, kuşaktan kuşağa yüzlerce yıl aktarılır ve siz unutulmaz bir “Efsane” olabilirsiniz…

Ey aşk! Sana Yaradan nasıl bir duygu seli yükledi ki, bu işleyişin ile insanı İstanbul’dan başlayarak, Akdeniz’de aklın alabileceği neredeyse tüm ülke ve limanları; aşkın bu tarifi mümkün olmayan sihirli büyüsü ile kuşatabiliyorsun??? İşte o Akdeniz ki, aşka meftun, kimliğini yıllarca saklayan bir aşığın peşinde koştuğu Billure’si için yeniden haritasını çizdiği ve kaderini yazdığı Akdeniz’dir. Aşk’ı ararken dostun düşman kılıcı ile tanıştığı, cevherin ise çeliğe rastladığı ve var olmak ile yok olma mücadelesinin verildiği denizdir Akdeniz! Sonunda mutlak ölüm bile olsa, tüm yolları denize çıkardı serdümenlerin, vardiyanların, forsaların, tüm tayfanın, korsanların ve hatta kaptanların. En derinleri bile, bu büyük aşklar için en basitinden gelirdi denizcilerin seven kalplerine. İşte bu güzel eserimiz “Efsane” ile XVI. yüzyıla ait bir efsaneyi okuyacaksınız. Barbaros Hayreddin Paşa’yı tanıyacaksınız… Efsanemizde gizemini sonuna kadar koruyan üç altın heykeli ve her zaman kulaklarımıza çalınan üç elmanın hikâyesini okuyacağız büyük bir heyecan ile. Hazır mısınız arkadaşlar??? Akdeniz’in hırçın ve dalgalı sularında çözülmeyi bekleyenleri ele alıp çözmeye gerçekten hazır mısınız?!

“Akdeniz, tılsımlı bir gün yaşıyordu. Sabah efendi uyananlar yine akşam köle oluyor, sabah köle uyananlar da yine efendiliğe yükseliyorlardı. Anladım ki bu sularda her şey umut ile korku, gam ile sevinç arasında birden değişiveriyordu. Kaderler ise en çabuk değişen şeydi.” S. 51

Ocak 2013’te çok satan edebiyat eserleri arasında zirveleri yoklamış olan kitabımız, 28 Eylül 1538 tarihinde, Yunanistan'ın kuzeybatısındaki Preveze'de Osmanlı Donanması ve Papa III. Paulus'ün çabalarıyla bir araya gelen Haçlı donanması arasında gerçekleşen deniz muharebesini güzel, romantik bir aşk ile birleştirerek bizlere aktarıyor. Burada, kitabımızda asıl kahramanımız Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa olsa da, kendisi büyük aşk yaşayan diğer iki karakterimiz olan Sidi Alcala (Seyyid Muradi) ve Beatrix’in (Billure) gölgesinde kalmaktadır.

Kitabın başlarında denizcilik ile ilgili terimlerden sıkılmak istemiyorsanız, önce kitabın sonunda olan terimlerin anlam ve manalarını iyice okumanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen görevimi Dz.K.K.’da, T.C.G. Oruç Reis (F245) fırkateynin de icra ettiğim için bu terimleri okumakta zorlanmadım ve bilakis, okurken eski günlerimi, heyecan dolu Deniz Kurdu gibi birçok tatbikatı anımsadım ve çok keyif aldım diyebilirim. Kitabın bitimine müteakip gene ufak bir araştırma doğrultusunda, İskender Pala’nın da eskiden orduda, Deniz Kuvvetlerinde görev aldığını öğrendim. Haliyle bu romanı kaleme almadan önce, kendisinin Barbaros Hayreddin Paşa ile ilgili olarak geniş bilgi toplamış olabileceği ihtimalini de düşünmedim değil. Şayet ben de bir yazar olsam ve mesleki olarak icra ettiğim dalda bir kahraman varsa, onu ya da benzerini konu edinmek en öncelikli işim olurdu sanırım.

Okurken romanımızda aşkın kahramanlarını daha yakından tanıyacak ve yazarın kalemini nasılda aşk ile konuşturduğuna bizzat şahit olacağız. Pala, bu güzel romanında haritacı Saint Alcala ve Beatrix’in çeyrek asır süren özlemini, yeri geldiğinde birbirlerine o kadar yakın olmalarına rağmen, bir o kadar uzak hissetmelerini, sırlarını ve vermiş oldukları yeminlerini biz okurlara aktarıyor. Yine romanımız sayesinde Hızır Reis’in denizci olan kardeşlerini, denizcilik ile ilgili bilmediğimiz, belki de hiç duymadığımız terimleri ve azda olsa Kanunî Sultan Süleyman dönemini tanıyacağız.

“Ey hiçbir zaman unutamadığım; sen de beni unutamazsın değil mi? Sen bana benden daha yakın iken ya neden hep ben senden uzağa düşüyorum?” S. 354

Ünlü, Cenevizli amiral, condottieri kaptan Andrea Doria ve Hızır Reis’in Akdeniz’in sıcak sularındaki çekişmelerine, karşılıklı gövde gösterişlerine şahit olacağız. Tarih okuyan ve seven birisi olarak bazı kitaplarda kaybolmuşken, el atmış olduğum “İslam Tarihi ve Medeniyeti” adlı eserde, 1492-1614 yıllarında, Kastilya Krallığı’nın baskılarını arttırarak Endülüs’lü Müslümanları Hristiyanlaştırma Politikası bir hayli dikkatimi çekmiş ve zamanımı almıştı. İşte gene Gırnata’lı Müslümanların çekmekte oldukları eziyetler ve Endülüs Emevi Devletinin yıkılışına bir romanda daha şahit olmaktaydım. 1453 yılında İstanbul’un fethi ile son bulan Ortaçağ’ın Engizisyon muhakemelerini ve kimliği sona kadar saklı bir katilin, 20 İspanyol askerini her yılın belli bir döneminde rutin bir şekilde katletmesini satır aralarında okuyordum.

“Müslümanlar bölük pörçük. Afrika sahillerinde her burnu döndükçe ayrı bir kabilenin şeyhleri, bey veya murabıtları insanlara hükmediyor. Bu ayrılık gayrılık içinde hep kaybediyorlar; her şeylerini kaybediyorlar…” S. 95

Babalarının denizci olmamaları için tüm engelleme çabasına rağmen, Cezayir’i mesken edinen ve yine burada ünlenen kardeşler hayallerinden asla vazgeçmemişlerdir. Üzücü bir şekilde kolunu kaybeden Oruç Reis, başarılı bir şekilde koluna takılan kanca sayesinde, Kanca Reis namıyla ün ve korku salar. Sakalının renginin kızıl olması nedeniyle ve Akdeniz’deki başarıları sayesinde Hızır Reis (Barba Rossa), kızıl sakal olarak dostun düşmanın korkulu rüyası olur. Ama şereflerin en büyüğü, Kanunî Sultan Süleyman’ın yazdığı bir mektup ile kendisini bizzat İstanbul’a çağırtmış olduğu Hızır Resi’e nail olmuştur.

“Devlet mal ile değil hüner iledir; büyüklük yaş ile değil akıl iledir.” S. 97

Başarıları ve hayırseverliği ile artık Cezayir’de bir hayli sevilen Hızır Reis, payitahta davet edilir ve Kanunî Sultan Süleyman tarafından Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu’na Kaptan-ı Derya (denizlerden sorumlu bakan) tayin edilir. Kanuninin huzuruna varan Hızır Reis, kendisine kıymetli hediyeler ve 300 kadar köle takdim eder. Haçlı donanmasına ve hasmı Kaptan Doria’ya karşı Preveze Deniz Muharebesi’ni zaferle kazanır ve gene Kanunî Sultan Süleyman tarafından Hayreddin (dinin hayırlı evladı) lakabı verilerek onurlandırılır.

“Alacağınız kararda ileride kazanacağınız maddi zenginlikler mi; daha ileride kazanacağınız manevi nimetler mi ağır basıyor?” S. 175

Romanda Divan Edebiyatı tarzına ve türüne kalemi ile ağırlık veren Pala, sevenlerin yer yer serzenişlerine ve gizli gizli akan gözyaşlarına ilişkin uzun betimlemeler sunar. Esas önem arz eden ve romanın can alıcı noktaları da budur diye düşünüyorum. Alcala’yı içten içe, tarifi mümkün olmayan bir aşk ile seven Beatrix’in, kendisini neden yeminine ve sırrına rağmen ısrarla reddetmesi sonlara doğru netlik kazanmaya başlayacak. Ama eğer dikkatli bir okursanız, kitabın belli bir noktasında bu sırrın ipuçlarını yakalayabilirsiniz.

“Sırları, bağrında gizli duran birisi olarak yaşamanın ağırlığını kimse bilemez.” S. 108

Bu güzel romanda gene çok şaşıracağınız Bülbül ve Hz. İbrahim’in hikâyesini okuyacaksınız belki de. Hızır Reis’in Preveze deniz savaşında rüzgâra nasıl hitap ettiğini ve Beşiktaş semtinin adının nereden geldiğini hayretler içerisinde öğreneceksiniz belki. Gönüllere taht kuran Hızır Reis ile başlayan romanımız, hüzünlü bir şekilde, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaçınılmaz ölümü ile son buluyor. İşte sona geldiğimiz ve hüzünlendiğimiz romanımızda, asıl önemli olan gül sepeti, ısırılmış elmalar ve üç altın heykelin sırlarını öğreniyorsunuz.

Buradan tarihe, denize ve efsanelere âşık olan tüm kitapseverlere bu güzel romanı okumalarını tavsiye ediyorum. Evet, ben severek okudum ve Pala’nın diğer kitaplarını da kısa zamanda ele alacağım. Şimdilik benden bu kadar ve buradan hepinizi saygı ile selamlıyorum!

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
248 syf.
·9/10
-Şeytanın yeryüzündeki halifesiydi...

Ornio'ya ithafen...
*
Sokrates'in savunmasını okuyanlar bilir, trajik bir olaydır. Bizim tarihimizde ise buna eş değer bir olay var, ne yazıkki Molla Lütfi'nin idamı...

Kimdir bu Molla  Lütfi ?

Yükselme döneminde yıkım yaşayan, bir devrin hazin yüzüdür.

*
Osmanlı devletinin yükselme döneminde ilmiye sınıfı içerisinde meydana gelen çalkantılı ve buhranlı dönemi kurgusal bir şekilde ele alan güzel bir eser. Beğendim ve mutlaka okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.
*
Bu kitapla tanışmama vesile olup,
değerli fikirlerini hiçbir zaman esirgemeyen,arkadaşıma teşekkürü borç bilirim.

Keyifli okumalar dilerim.
252 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
İncelemeye girişmeden önce; İskender Pala ile henüz tanışmayanlar için kesinlikle "Şah Sultan, Efsane, Od" romanlarını okumalarını tavsiye ediyorum.

Yerli ve günümüz yazarlarımızdan en çok sevdiğim yazarların baş tacı İskender Pala... Aşkı güzel söyler, Türkçemizi güzel kullanır ve tarihimizi de güzel anlatır. En güzeli ise bunların hepsini bir kitapta çok güzel bir kurguyla bizlere yansıtır. Romanlarında ki kahramanları çok kuvvetli, betimlemeleri çok derindir. Okuduğum en özgün yazarların yine baş tacıdır kendisi. Bana bir roman verin, İskender Pala'nın olup olmadığını 5-10 sayfada söyleyebilirim. Yanisi, kitaplarında net kendi imzasını taşıyor.

Yazarın her bir romanı; tarihimizin bir parçasını barındırır. Mesela "Od" kitabında Yunus Emre'yi, "Şah Sultan" kitabında Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'i, "Efsane" kitabında Barbaros Hayrettin Paşa'yı anlatır. Tarihi gerçekleri hayal gücüyle bu kadar güzel harmanlayıp bizlere, tarih ve edebiyat kokan romanlar bırakmak her yazarın yapabileceği bir şey değil. Daha net olmak gerekirse; Yaşanmış ve tarihe geçmiş olayları hayal gücüyle birleştirip, bu kadar zengin roman yazmak demek, İskender Pala demek.

İskender Pala'nın "Divan edebiyatı araştırmacısı ve uzmanı" olması sonucunda dili, türüne göre ağır olabiliyor. Mesela bu romanında en basit, sade dilini gördüm fakat bazı kitaplarında beni zorlayacak kadar ağır bir üslubu var.(Kitab-ı Aşk, Katre-i Mathem)
Şunu farkettim ki; romanlarında, araştırma-edebiyat kitaplarına kıyasla dili çok daha sade. Sözü getireceğim yer ise; İskender Pala'nın romanlarını okumadan dili hakkında karar vermeyin. Diğer türlerini bende okuyamıyorum zaten.

Kitaba yürüyecek olursak; Malzemesi Göbeklitepe olan roman, yine buram buram tarih kokmuş. Kurgu konusunda diğer romanlarına göre biraz daha sade kalmasına karşın çok güzel bir eser bırakmış yine bizlere. Kurgunun geride kalmasını kitabın eksik yönü olarak görmüyorum çünkü yazar insanlık tarihi adına çok önemli bir zaman dilimini anlatmış. Yazarın sunuş kısmında bahsettiği gibi; o zamanlar hakkında, elimizde çok bilgi mevcut değil ve insanlar henüz ilkel yaşıyorlar. Dolayısıyla elde olan bilgilerle bu kadar olabiliyormuş.

Çok önemli bir zaman dilimi demişken, biraz açmak istiyorum bu konuyu. Hikaye avcı-toplayıcı ve çiftçiliğe başlama döneminde geçiyor. İnsanlığın çiftçiliğe geçmesi çok büyük bir buluştur. Çiftçilik sayesinde sömürge, yerleşik hayat, toprak sahiplenme, hayvanları evcilleştirme, topluluk oluşturma gibi sonuçlar elde edilmiştir. Yani bütün zamanını avlanıp karın doyurarak geçiren ilkel insanlar; çiftçilik sayesinde yiyecek stoğuna kavuşmuş ve günleri av peşinde koşmaktan kurtulmuş, kendilerine zamanları kalmıştır. Bu boş zamanlarında da insan olmayı öğrenmiş, gelişmeye başlamışlardır. Neticesinde yeni icatlar, yeni buluşlar beraberinde gelmiş, yönetim sistemi başlamıştır. Ve hâliyle herkes aynı anda çiftçiliğe geçmemiştir. Hâlâ avcı-toplayıcı olarak yaşamını sürdürenler, çiftçilerden geri kalıp onların sömürgelerine uğramışlardır. Bu konuyu daha da uzatmak istemiyorum. "Tüfek Mikrop ve Çelik" kitabını okuyanlar bu konuda çok şey kazanmış olur. İncelemesini yapmıştım buradan bakabilirler.
#62883318

Neticesinde kitap, insanlık tarihi ve inanış adına önemli bir zamanı ve yeri(göbeklitepe) anlatıyor. Tabi bir de aşkı...

İskender Pala; bu kadar sınırlı bilgiyle, sınırlarını zorlayan bir roman sunmuş bizlere.
Okurken öğreten ve anlatan kitaplardan.

Kesinlikle okunası bir kitap.


Saygılarımla...
590 syf.
·8 günde·9/10
İçimin daraldığı, dünya'ya sığamadığımı hissettiğim zamanlar diğer kitapları elimin tersiyle biraz öteledikten sonra bir siyer kitabı alır okurum. Yine bir siyer kitabı ararken karşıma bu kitap çıktı ve okumaya başladım.Okuduğum diğer siyer kitaplarından farkı hatta en önemli ve dikkat çekici özelliği üslubu idi.

İskender Pala, eserini tasavvuf terminolojisindeki en önemli unsur olan gül ve bülbül birlikteliği üzerinden kaleme almış. Ayrıca her bölümün başına bildiğimiz yada isimlerini dahi duymadığımız birçok şairin birer beyitine ve açıklamasına da yer vermiştir.

Roman, Cebrail'in İbrahim'e seslenişi ile başlar." Beni Rabbin gönderdi. Benden bir isteğin var ise derhal yapayım!
İbrahim; "Rabbimin mübareği! dedi. Senden birşey istemiyorum. Ben Allah'a tevekkül edenlerdenim. O bana dost olarak yeter. Dilesin uğruna can vereyim, dilesin uğruna cana durayım. Öldürmek de diriltmek de Dost'un elinden madem, bir can için gayrıdan bir şey dileyecek değilim."

Cebrail gider ve bülbül gelir. İbrahim bülbülü fark eder. Kaç! kurtar kendini! der.Ama bülbül gitmez ve ateşlere İbrahim ile birlikte girer.Ve her tarafta güller, her renkten ve her çeşitten güller.

Adını sorar İbrahim; ateşin yakmadığı kutlu dost İbrahim."Rabbim kendisinin tek ilah olduğuna inandığım ve Nemrut'un eziyetlerine sabredip ateşe atılmayı göze aldığım için bugün bana dostluğunu verdi; şu güller ve bahçeyi de sana verdi,kıymetini bil."der.

Bu mısralar, Hz.İbrahim ile başlayan ve Hz. Muhammed ile biten yolculuğun başlangıcıdır.

Mekke'de anne olmak, mekke'de diri diri toprağa gömüleceği günü bekleyen bir kız çocuğu olmak, açlıktan uyuyamıyan evladının karnına taş bağlayan bir anne, çölde susuzluktan halsiz düşen insanlar, eziyetlere ve işkencelere maruz kalan müslümanlar, Peygamber efendimizin üzerine atılan deve işkembesini temizleyeme çalışan Fatıma, İftiralara uğrayan Aişe, Bilal-i Habeşinin maruz kaldığı işkenceler, Nevfel'in yaşlı annesinin beklediği haber ve daha yüzlerce olay ve isim bülbülün gözünden bizlere yansıtılır.

Son olarakta bülbül şu mısraları söyler;
" Bütün şarkılarım sana senadır Ya Rasulallah
Ne ki vardır ya senden ya sanadır Ya Rasulallah "
Çünki" Seni her kim severse ben rakibim Ya Rasulallah!"

Okumaya geç kaldığım roman tadında bir siyer kitabı, herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.
212 syf.
·20 günde·Puan vermedi
Evet arkadaşlar, eğer ‘’afyonunuz patladıysa’’ ‘’Çıkarıyorum ağızımdaki baklayı’’. ‘’Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş’’ bendeniz keçi. Amma ve lakin sizler ‘’Ahfeş’in keçisi’’ olmayınız!! Zira sizler ‘’mürekkep yalamış’’ insanlarsınız. Aman ha beni ‘’ali kıran baş kesen ’’ zannetmeyin bu ‘’laf-ü Güzaf’’larıma bakarak. Söylediklerim ‘’zerdeyle zırva’’ dan başka bir şey değil. Ama ‘’maval okuyorum’’ da zannetmeyin, biraz ‘’molla kasım’’ lık yapıyorum diyebiliriz. Hepsi bu!!

Aslında bu işin ‘’püf noktası’’ ‘’rahmet okutmak’’tır. Tabi aramızda ‘’kös dinleyenler’’ de oldukça fazla olduğundan bu çaba beyhude de olabilir.
Aranızda ‘’diş bileyenler’’ olduğunu sezinliyorum. Hatta içinizden; şuna da bak ‘’Münasebetsiz Mehmet Efendi’’ yi aratmıyor, dediğinizi de duyar gibiyim. Ama ne yapalım ‘’kırk yıllık kani olur mu yani’’. Yanlış anlamayın beyler sizinle ‘’matrak geçmiyorum’’ veya ‘’goygoyculuk’’ da yapmıyorum. ‘’hacı mandalın mührü’’ gibi doldurdukça dolduruyorum. Umarım siz okuyucuların ‘’eşref saatine’’ denk gelmişimdir, yoksa ‘’kaş yaparken göz çıkarmış’’ olabilirim.

Neyse arkadaşlar ‘’lafla peynir gemisi yürümüyor’’ ‘’hoşafın yağı kesilmeden’’ ‘’kabak tadı vermeden’’ ‘’ipin ucunu’’ kaçırmadan sözlerimi sonlandırsam iyi olacak. E, siz de ‘’sabır taşı’’ değilsiniz en nihayetinde.


Tırnak içerisinde yazdıklarım deyimlerden oluşmaktadır. Ve bu eserde bu deyimler ve daha fazlasının tarihçesini bulacaksınız. :) ufak bir harmanla cümle içinde kullanarak sunmaya çalıştım ‘’Altı kaval üstü şeşhane’’ olmuş gibi dursa da ‘’turnayı gözünden vurduğumu’’ düşünüyorum. :)

Deyim: Anlatımı güzelleştirmek için, savunulan fikir ve düşünceyi daha etkili kılmak üzere kullanılan kalıplaşmış sözlerdir.

iyi okumalar :))

Kültür ve kültürün birikimleri bizi yüceltir. Manevi anlamda...
ben buna inanıyorum...
359 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
"Ben beni bıraktığım zaman sen beni bırakma ya Rab!" diyen biridir Yunus Emre. Yaşadığı çağı aşan Yunus, çağını etkilemekle kalmamış, bugünü de etkilemiştir, yarını da etkileyecektir. Dönemimizin en iyi edebiyatçılarından biri olan İskender Pala, çağları aşan Yunus'un hikâyesini anlatıyor bize, bizim Yunus'un hikâyesini. Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya başladığı, Moğolların Anadolu'ya akınlar düzenlediği yıllardan, Osmanlı'nın temellerinin atıldığı yıllara varan süreçte yaşayan Yunus'un hikâyesini.

Allah için, Yaradan için seven; eşinde, gördüğü duyduğu her varlıkta Allah sevgisini yaşayan Yunus Emre ve oğlu İsmail'in hayatlarından kesitlerin anlatıldığı Od, okuduğum ikinci İskender Pala kitabı. Od Yunus Emre biyografisi değil, gerçeklerin kurgu ile harmanlandığı, anlatıldığı dönemde yaşayan siyasi olaylar, adı geçen kişilerin gerçek olduğu bir roman. Sade, halkın anlayabileceği bir dili tercih eden Yunus Emre'yi, İskender Pala'nın sade ve akıcı bir dil kullandığı Od ile okuyor ve bir nebze de olsa anlayabiliyoruz.

Od'da aşkın, sevginin her türlü halini görüyoruz. Maddi halini, manevi halini, dünya aşkını, ilahi aşkı... Yunus'un nasıl Yunus olduğunu, Hacı Bektaş-i Veli ile tanışmasının ardından bizzat Hacı Bektaş-i Veli tarafından gönderildiği ve hamken piştiği Taptuk Emre Dergahı'nda yaşadıklarını İskender Pala'nın usta anlatımıyla okuyoruz. Çoğunluğun maddeye ağırlık verdiği, mananın arka plana atıldığı bir dönemde, madde ile mana arasındaki dengenin sağlanmasının gerekliliğinin önemi, kitabın her sayfasında kendini hissettiriyor. Yunus Emre'nin olaylar karşısında yaşadığı iç çekişme,  Sevgili özlemi, kişinin kendini bilmesinin önemi ve ancak bilmeyerek bilinebileceği... Od, okuru bu noktalar da dahil birçok nokta üstünde düşündürüyor.

Yunus Emre denildiğinde akla direkt insan sevgisi gelir; duyduğu ilahi aşk, birkaç önemli eseri... Yunus Emre ile ilgili bilgilerimiz genel itibariyle bunlarla sınırlıdır. Od ile birlikte daha farklı bir bakış açısıyla bakabiliyorsunuz Bizim Yunus'a. Yaşadıkları, yaşattıkları bizlerin de içine bir Od düşürüyor. Yazarımız İskender Pala'nın anlatımı ve tarih bilgisi birleşiyor ve ortaya bir "Od" çıkıyor. İlk sayfadan son sayfaya derin manalı cümleler okuru âdeta içine hapsediyor. Düşündürüyor, önceliklerini sorgulatıyor ve belki maneviyatını güçlendiriyor.  Tabii, isteyenin.

Od öyle bir kitap ki daha ilk sayfadan bir cümlenin altını çiziyorsunuz. Çok geçmiyor, bir sayfa okuyor diğerine geçiyor ve bir  cümlenin daha altını çiziyorsunuz. İskender Pala cümlelerinde kelimeleri tabiri caizse ahenkle dans ettiriyor. Altı çizilesi onlarca cümle ve sevginin en saf hallerini okuyor, okuyor, hayran kalıyor ve "Daha ne olabilir ki, bir romanda ilahi aşk başka ne şekillerde anlatılabilir ki" diye soruyorsunuz kendinize. Bu kadar övgünün üstüne kırdığım puanın nedenini ise -çok az da olsa- bazen karşılaştığımız abartılı anlatım olarak açıklamak isterim.

Bizim Yunus'un dervişliğe giden yolunu, Sevgilisi'ne kavuşma isteğini, ışığıyla çevresindekileri aydınlatmaya başlamadan önce yaşadıklarını bir de Prof. Dr. İskender Pala'dan okuyun derim.

Yazarın biyografisi

Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 7.061 okur beğendi.
  • 108.061 okur okudu.
  • 2.705 okur okuyor.
  • 33.269 okur okuyacak.
  • 2.929 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları