İskender Pala

İskender Pala

YazarDerleyenTasarımcı
8.4/10
35,9bin Kişi
·
151,5bin
Okunma
·
8,9bin
Beğeni
·
121,6bin
Gösterim
Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü
Seven sevdiğini bir sevgili,bir canan sanırsa yanılır;oysa bilmelidir ki sevilen sevenin cananı değil bizzat canıdır.
İskender Pala
Sayfa 4 - kapı
"Sevgiliye gidecek hediyeyi saymak yakışık almaz,öyle değil mi?"
O sırada dervişlerden yedisininde,birbirinden habersiz,cüppelerinin içinden gizliden gizliye çekmekte oldukları tespihlerin iplerini koparıverdiklerini çok sonradan öğrendim.
İskender Pala
Sayfa 359 - Kapı Yayınevi
"Doğruluk mu daha büyük meziyettir, yoksa yiğitlik mi?" diye sorar, cevap ne olursa olsun, "Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı!." derdi.
377 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Oxy, Genna ve Kallinikos desem size kitabı okumayanlar sanırım büyük ihtimalle neden bahsettiğimi ya da bu isimlerin Eyüp Sultan ile ne alakaları var bilemeyecekler.Ama bu kitapta herkes az çok peygamberimizin(sav) evinde kaldığı için Eyüp Sultan ın mihmandar-ı nebevi yani peygamberimizi(sav) misafir olarak ağırlayan kimse olarak dilimize çevrilebilir olduğunu bilecek.Tam 7 ay boyunca peygamberimiz onun evinde kalmıştır. Bu nedenle kitabın adı Mihmandar olmuştur. Çok doğru bir seçim olmuş.Oxy, Genna ve Kallinikos a geleceğim ama önce kitabın gidişatından bahsetmek istiyorum.

Herkesin bildiği bir hadistir ki o " Kostantiniyye elbet fetholunacaktır; onu fetheden emir ne güzel emir, onun ordusu ne güzel ordudur." herkes bu sıfatlarla nail olabilmek için defaatle günümüzdeki İstanbul'a dönemin Bizans topraklarına seferler düzenlemiştir.Ama herkesin bildiği üzere bu sıfata Fatih Sultan Mehmet ve ordusu 1453 de nail olabilmiştir.

Kitap, Eyüp Sultan'ın büyük büyük atalarının gelecek olan peygambere yazdığı mektupla başlar. Bu mektup nesilden nesile Eyüp Sultan a kadar gelir. Yani bilinen aksine Kasva nın orda durması bi şans değildir. Tamamen kaderdir.

Daha sonra müslümanlığın peygamber efendimize tebliğ edildiği ve Mekke deki müşriklerin ona zorluklar çıkardığı dönemle devam eder. Burada hicret yolculuğunu görürüz.Daha sonra Yesrib e peygamberimiz bir şekilde zorlu yolculuğun ardından gelir. Eyüp Sultan'ın oğlü Eyüp ve eşi Fatıma nın büyük sevinci tabi ardından gelir.Mektubun sahibine ulaşması. Bu sahne sizinde hoşunuza gidecek. Daha sonra kitap bizi 45 yıl sonra Muaviye dönemine götürür.

Herkes gibi Muaviye de o güzel hadise nail olabilmek için Kostantiniyye ye sefer hazırlığı başlatır. Kim yoktur ki o seferde Ömer'in oğlu Abdullah, Zübeyr oğlu Abdullah, Peygamber'in şairi Ka'b, Abbas oğlu Abdullah ve tabiki 80 yaşında olmasına rağmen Eyüp Sultan.

Evet şimdi kısaca Kallinikos un hikayesine gelelim. Spoiler vermeden tabiki. Kallinikos bir bilim adamı Bizans da ve Hristiyan. Amacı komutanın ona emrettiği üzere daha sonrada savaş tarihinin en büyük buluşlarından biri olacak grajuva diye bildiğimiz ateşi bulmak. Ama bunu bulabilmek için işi zor. Kendi Müslümanların yanına sürgüne. Kızı Genna suikast timinin içinde baba düşmanı olarak. Karısı Oxy ise tutsak. Komutan ın çocuğunu sonradan büyütür. Oxy ve Genna sız kalır Kallinikos. Yani Oksijensiz. Devamı kitapta.

Eyüp Sultan ın ölümü üzerine vasiyeti üzerine surların yakınına gömülür. Ve onu yıllar sonra İstanbul un fethinden önce Fatih in hocası Akşemseddin bulur. Ama nasıl bulur? Belki de bu mutluluk savaşı kazandırır. Bulunduğunda Eyüp Sultan nasıl görünmekteydi?

Evet belki de kimse bilmez onun gerçek adının Halid bin Zeyd bin Kuleyb olduğunu. Ebu Eyyup el Ensari nin türbesine gideriz, belki de hiç gitmemişizdir. Sadece onu peygamberin(sav) evinde kaldığı kişi olarak biliriz. Ama 6 savaşa katıldığını, peygamber(sav) uyurken kapıda uykusuz nöbet tuttuğunu kimse bilmez. Vahiy katibi olduğunu ve onları anlatarak yani yazısız bir biçimde insanlara fetvalar vererek öğrettiğini, peygamber öldükten sonra hadislerini müslümanlara anlattığını kimse bilmez. Ne mutlu ki bu mübarek insanın(sahabenin) naaşı topraklarımızda.

Kitapta anlatımda canımı sıkan kısım şu oldu.Yazar anlatıyor, anlatıyor da kimin ağzından anlatıyor bunu bize o bölümün sonunda söylüyor.Puanı sırf bu durumdan kırdım. Hoşuma pek gitmedi.

Anlatım basit, 7 den 70 e herkes rahat okuyabilir. Oksijen hikayesi, Ayasofya da namaz kılma sahnesi ve Akşemsettin in mezarı bulma sahnesi sizi derinden etkileyecek.

Puanım 9.
390 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Yavuz Sultan Selim Han; sadece padişah değil, sanatkâr, şair aynı zamanda asker. Birçok yerde okuduğumuz gibi 8 yıllık hükümdarlık hayatına 80 yılı sığdırmış olan Yavuz... Kısa iktidarını zaferler, fetihler, şiirlerle dolduran bir padişah. 8 yılda Osmanlı topraklarını yaklaşık 3 kat genişletmiş, II. Bayezid ve Gülbahar Hatun'un oğlu Yavuz... Memleketim Amasya'da doğan, Trabzon'da valilik yapan ardından iradesi Osmanlı topraklarından taşan Yavuz...

İncelememe başlarken öncelikle şu konu üzerinde durmak istiyorum. İskender Pala'nın bu eseri için objektif değil, fazla taraflı gibi yorumlar okudum ve şunu belirtmek isterim ki, bu okullarda öğrenimini gördüğümüz bir tarih kitabı değil, tarihi bir roman. Dolayısıyla tarihi olaylar ve şahıslar aktarılırken yazarın dünya görüşünü yansıtmasını ya da dini veya milli çeşitli değerleri doğrultusunda olaylara yaklaşımını abes bulmuyorum. Zaten bana göre romanda aşırı bir taraflılık yok var olanı da yazarın değerlerine bağlıyorum. İskender Pala kimi yerde Yavuz'u kimi yerde Şah İsmail'i belirli derecelerde eleştiriyor.

Şah ve Sultan tarihi olayların edebi bir dille anlatıldığı, kimi zaman gururlandıran, kimi zaman öfkelendiren, kimi zaman hüzünlendiren bir kitap. Edebi söz sanatlarına bolca yer verilen eserde sevgi, aşk, çekişmeler, pişmanlıklar hepsi mevcut. İskender Pala doktorasını Divan Edebiyatı alanında yaptığı için bazı kitaplarında kullanılan dilin zor anlaşılabildiği ile ilgili cümleler okumuştum. Bu kitap özelinde (içinde geçen beyitler haricinde) böyle bir durumun söz konusu olmadığını, dilin anlaşılabilir olduğunu söyleyebilirim. Şah ve Sultan okuru alıp Çaldıran Ovası'nın orta yerine bırakan, tarihi olayları romantizmle bir araya getiren, okunan her sayfasıyla tarihin içine biraz daha girmenizi sağlayan bir eser.

Gelelim Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'e. Tarihi olayları içinde bulunulan döneme ve o dönemin koşullarına göre değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla 1500'lü yılların henüz başında yaşanan bazı olayları günümüzün demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlarıyla açıklamaya çalışmak son derece mantıksız. Yavuz Sultan Selim'i de isyanları bastırma ya da girilecek bir savaş öncesi çeşitli önlemler alması konularında ezbere eleştirmek yerine yapılacak çok daha yararlı işler var. Yavuz ve Şah İsmail'in artıları, eksileri tabii ki olmuştur ancak bu bana göre birini yerin dibine geçirmek için bize fırsat vermemeli. Tarihçiler bile bu olaylarla ilgili fikir birliğine varamamışken 5 asır sonra bile isyan bastırılmış mı, nasıl bastırılmış tarzındaki soruların bilinçsizce tartışılması yanlış diye düşünüyorum.

Yavuz Sultan Selim başarılı bir devlet adamı, İslam Halifesi, iyi bir askerdir. Özellikle bu kitabın yayınlanmasının ardından başlatılan karalama kampanyasına kesinlikle katılmıyorum. Ve son olarak, der ki Arif Nihat Asya:

"Ağlasın taşlara kapanıp tarih,
Selimler gelir de Yavuzlar gelmez."
405 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10 puan
İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı. Bu kadar geç tanışmamın nedeni dilinin çok ağır ve anlaşılmasının güç olduğunu söyleyen arkadaşlarımın yorumlarıyla oluşan önyargımdı. Od kitabında böyle bir zorlukla karşılaşmadım ve anlatım tarzını da çok beğendim.
Yunus Emre'nin eşi Sitare'yi kaybedişinden duyduğu acısı ve oğlunun Yunus Emre'yi arayışını kelime kelime içime işledi yazar. O dönemdeki tarihi olaylardan da bahsetmeyi unutmamış. İskender Pala'nın kaleminden "Bizim Yunus"u okumak keyifliydi, tavsiye ederim. Bu arada yazarlarımıza yaşarken de gereken değeri verelim!
416 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Öncelikle bu kitabı okumamda vesile olan ve ona ikinci bir şans vermemi sağlayan Tayfun abime çok teşekkür ederim...
.............

Kitabı okuduktan sonra aşkı tanımlamaya çalıştım kendimce.Ve uzun süre kalemimi oynatamadım. Sadece bazı belirtileri geldi ilk aklıma.Oysaki herkesin az çok bir deneyimi olmuştur muhakkak.
Belki de tanımlanamayan bir şeydir aşk.Belki de tanımlanması gerekmiyordur. En çok susulması gereken konu bu olabilir, hiçbir tamlama, hiçbir kelime onu tam anlatamadığı için.

Bu yüzden benim yazdıklarım aşkı anlatma değil sadece onu "sezdiriş" tir.

"Aşk" sözcüğü zaten sözlükte "sarmaşık" demekmiş. Bir sarmaşık çınarları, servileri nasıl sarıp sarmalarsa, aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri. Ve her sarmaşık, sardığı ağacı kuruturmuş sonunda.Dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür, çökertirmiş. (sayfa 48)

Gökyüzü olduğunu düşün ve aşık olduğunda tüm renklerinin aynı anda birbirine çarpıp karıştığını ve darmadağın olduğunu...

Yağmur olduğunu ama yağamadığını düşün...

Ve bunları yaşayacağını bilmene rağmen, gökkuşağı ya da yağmur olmayı sevdiğini...

Aşk hem dert hem devadır
sevmeyi bilenler için.

Ve eminim ki tüm bunların amacı ise kişiyi gerçek aşka ulaştırmaktır, bu yolda bir aracı bir vesiledir. Gerçek aşk ise görünenin ardında saklıdır...
Dünyadaki her şey onun bir tecellisidir. Bu yüzden onu bazen gökyüzünde bazen bir eşyada bazense bir insanda görmeniz gerçek aşkın yansımasından kaynaklanır.

Kitapta genel olarak Leyla ile Mecnun' un hikayesi anlatılıyor. Hem de kendini Kays (Mecnun) ilan eden Leyla ile Mecnun kitabının ağzından. Hem değil mi ki bir aşkı yaşayandan daha güzel kim anlatabilir ya da hissettirebilir?...
Bir olay değil birçok olay var aslında. Babil medeniyetinin faaliyetlerinden (BUAM (Babil uzay araştırma merkezi )) de yaralanarak bu aşk romanına tarihi bir hava katmış ve heyecanı ayakta tutmayı başarmış İskender Pala.

Arapça ve Farsça kelimelerin sıklığından da söz etmesem olmaz.:)Başta sizi biraz yorsa da zamanla buna alışıyor hatta sevmeye bile başlıyorsunuz. Sabırla okuduğunuzda meyvesini fazlasıyla alacağınızdan ve tadını beğeneceğinizden eminim.
Ve sen değerli okurum, buraya kadar okuduğun için sana da teşekkür ederim. İnşallah okumana vesile olabilmişimdir. :)
392 syf.
·14 günde·Beğendi·8/10 puan
Evet, bugün gene buram buram tarih kokan bir İskender Pala kitabı incelemesi için birlikteyiz arkadaşlar. İskender Pala’nın kendisi ile olmasa da, romanları ve kalemi ile ilk defa "Abum Rabum" #30305965 sayesinde tanıştım. Şahsen çok beğendiğim Abum Rabum sonrasında okumuş ve incelemiş olduğum kitap türlerine ara vererek, araya gene bir dönemi konu alan bu güzel tarihi romanı almak istedim. Burada maksadım hem yazarın kalemini, hem okumadığım eserlerini biraz daha iyi tanımaktı ve değişiklik yaparak biraz olsun tarihte yolculuk yapmaktı. O zaman konuyu çok uzatmadan kitabımız “Efsane” ve ona dair incelememize geçelim derim.

Çok köklü, zengin ve ihtişamlı bir tarihe sahip olduğumuz kaçınılmaz bir gerçektir. Bu tarihi süreç ilerlerken/gelişirken, sadece biz Türklerin değil, bizden olmayan, ama bizden daha çok Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu için çabalamış olan nice yabancılarında bu görkemli, ihtişamlı tarihe katkıları olmuştur. Bu görkemli zaman diliminde, ne efsaneler ve ateşinin sevenleri kor gibi yaktığı aşklar yaşanmıştır, ah bir bilseniz!!! Tarifi mümkün olmayan imkânsız aşktan, kor ateşten ve Osmanlı’nın hükümdarlığında olan denizlerden gelenler, bu karanlıkta biz insanlara birer kandil olur ve kapağını aralamış olduğumuz zamanı aydınlatırlar. Osmanlı’da “Efsane”leri dinleyerek yaşamak kadar, bir efsaneye kahraman olmak ve o efsaneyi yazmakta mümkündür. Bazen aradığınız bir şeyi tarihin tozlu sayfalarında ya da tasvirlerinde bulamazsınız. Yeri geldiğinde en dibe, tarihte bir zamanlar yaşamış insanlara ve fırtınası, mucizesi, macerası çok olan denizlere de açılmak gerekebilir. En zorlu ve beklenmedik bir anda bile, sizi bekleyen unutulmaz bir aşk ya da makam mevki kaderiniz olabilir ve hatta nesilden nesile, kuşaktan kuşağa yüzlerce yıl aktarılır ve siz unutulmaz bir “Efsane” olabilirsiniz…

Ey aşk! Sana Yaradan nasıl bir duygu seli yükledi ki, bu işleyişin ile insanı İstanbul’dan başlayarak, Akdeniz’de aklın alabileceği neredeyse tüm ülke ve limanları; aşkın bu tarifi mümkün olmayan sihirli büyüsü ile kuşatabiliyorsun??? İşte o Akdeniz ki, aşka meftun, kimliğini yıllarca saklayan bir aşığın peşinde koştuğu Billure’si için yeniden haritasını çizdiği ve kaderini yazdığı Akdeniz’dir. Aşk’ı ararken dostun düşman kılıcı ile tanıştığı, cevherin ise çeliğe rastladığı ve var olmak ile yok olma mücadelesinin verildiği denizdir Akdeniz! Sonunda mutlak ölüm bile olsa, tüm yolları denize çıkardı serdümenlerin, vardiyanların, forsaların, tüm tayfanın, korsanların ve hatta kaptanların. En derinleri bile, bu büyük aşklar için en basitinden gelirdi denizcilerin seven kalplerine. İşte bu güzel eserimiz “Efsane” ile XVI. yüzyıla ait bir efsaneyi okuyacaksınız. Barbaros Hayreddin Paşa’yı tanıyacaksınız… Efsanemizde gizemini sonuna kadar koruyan üç altın heykeli ve her zaman kulaklarımıza çalınan üç elmanın hikâyesini okuyacağız büyük bir heyecan ile. Hazır mısınız arkadaşlar??? Akdeniz’in hırçın ve dalgalı sularında çözülmeyi bekleyenleri ele alıp çözmeye gerçekten hazır mısınız?!

“Akdeniz, tılsımlı bir gün yaşıyordu. Sabah efendi uyananlar yine akşam köle oluyor, sabah köle uyananlar da yine efendiliğe yükseliyorlardı. Anladım ki bu sularda her şey umut ile korku, gam ile sevinç arasında birden değişiveriyordu. Kaderler ise en çabuk değişen şeydi.” S. 51

Ocak 2013’te çok satan edebiyat eserleri arasında zirveleri yoklamış olan kitabımız, 28 Eylül 1538 tarihinde, Yunanistan'ın kuzeybatısındaki Preveze'de Osmanlı Donanması ve Papa III. Paulus'ün çabalarıyla bir araya gelen Haçlı donanması arasında gerçekleşen deniz muharebesini güzel, romantik bir aşk ile birleştirerek bizlere aktarıyor. Burada, kitabımızda asıl kahramanımız Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa olsa da, kendisi büyük aşk yaşayan diğer iki karakterimiz olan Sidi Alcala (Seyyid Muradi) ve Beatrix’in (Billure) gölgesinde kalmaktadır.

Kitabın başlarında denizcilik ile ilgili terimlerden sıkılmak istemiyorsanız, önce kitabın sonunda olan terimlerin anlam ve manalarını iyice okumanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen görevimi Dz.K.K.’da, T.C.G. Oruç Reis (F245) fırkateynin de icra ettiğim için bu terimleri okumakta zorlanmadım ve bilakis, okurken eski günlerimi, heyecan dolu Deniz Kurdu gibi birçok tatbikatı anımsadım ve çok keyif aldım diyebilirim. Kitabın bitimine müteakip gene ufak bir araştırma doğrultusunda, İskender Pala’nın da eskiden orduda, Deniz Kuvvetlerinde görev aldığını öğrendim. Haliyle bu romanı kaleme almadan önce, kendisinin Barbaros Hayreddin Paşa ile ilgili olarak geniş bilgi toplamış olabileceği ihtimalini de düşünmedim değil. Şayet ben de bir yazar olsam ve mesleki olarak icra ettiğim dalda bir kahraman varsa, onu ya da benzerini konu edinmek en öncelikli işim olurdu sanırım.

Okurken romanımızda aşkın kahramanlarını daha yakından tanıyacak ve yazarın kalemini nasılda aşk ile konuşturduğuna bizzat şahit olacağız. Pala, bu güzel romanında haritacı Saint Alcala ve Beatrix’in çeyrek asır süren özlemini, yeri geldiğinde birbirlerine o kadar yakın olmalarına rağmen, bir o kadar uzak hissetmelerini, sırlarını ve vermiş oldukları yeminlerini biz okurlara aktarıyor. Yine romanımız sayesinde Hızır Reis’in denizci olan kardeşlerini, denizcilik ile ilgili bilmediğimiz, belki de hiç duymadığımız terimleri ve azda olsa Kanunî Sultan Süleyman dönemini tanıyacağız.

“Ey hiçbir zaman unutamadığım; sen de beni unutamazsın değil mi? Sen bana benden daha yakın iken ya neden hep ben senden uzağa düşüyorum?” S. 354

Ünlü, Cenevizli amiral, condottieri kaptan Andrea Doria ve Hızır Reis’in Akdeniz’in sıcak sularındaki çekişmelerine, karşılıklı gövde gösterişlerine şahit olacağız. Tarih okuyan ve seven birisi olarak bazı kitaplarda kaybolmuşken, el atmış olduğum “İslam Tarihi ve Medeniyeti” adlı eserde, 1492-1614 yıllarında, Kastilya Krallığı’nın baskılarını arttırarak Endülüs’lü Müslümanları Hristiyanlaştırma Politikası bir hayli dikkatimi çekmiş ve zamanımı almıştı. İşte gene Gırnata’lı Müslümanların çekmekte oldukları eziyetler ve Endülüs Emevi Devletinin yıkılışına bir romanda daha şahit olmaktaydım. 1453 yılında İstanbul’un fethi ile son bulan Ortaçağ’ın Engizisyon muhakemelerini ve kimliği sona kadar saklı bir katilin, 20 İspanyol askerini her yılın belli bir döneminde rutin bir şekilde katletmesini satır aralarında okuyordum.

“Müslümanlar bölük pörçük. Afrika sahillerinde her burnu döndükçe ayrı bir kabilenin şeyhleri, bey veya murabıtları insanlara hükmediyor. Bu ayrılık gayrılık içinde hep kaybediyorlar; her şeylerini kaybediyorlar…” S. 95

Babalarının denizci olmamaları için tüm engelleme çabasına rağmen, Cezayir’i mesken edinen ve yine burada ünlenen kardeşler hayallerinden asla vazgeçmemişlerdir. Üzücü bir şekilde kolunu kaybeden Oruç Reis, başarılı bir şekilde koluna takılan kanca sayesinde, Kanca Reis namıyla ün ve korku salar. Sakalının renginin kızıl olması nedeniyle ve Akdeniz’deki başarıları sayesinde Hızır Reis (Barba Rossa), kızıl sakal olarak dostun düşmanın korkulu rüyası olur. Ama şereflerin en büyüğü, Kanunî Sultan Süleyman’ın yazdığı bir mektup ile kendisini bizzat İstanbul’a çağırtmış olduğu Hızır Resi’e nail olmuştur.

“Devlet mal ile değil hüner iledir; büyüklük yaş ile değil akıl iledir.” S. 97

Başarıları ve hayırseverliği ile artık Cezayir’de bir hayli sevilen Hızır Reis, payitahta davet edilir ve Kanunî Sultan Süleyman tarafından Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu’na Kaptan-ı Derya (denizlerden sorumlu bakan) tayin edilir. Kanuninin huzuruna varan Hızır Reis, kendisine kıymetli hediyeler ve 300 kadar köle takdim eder. Haçlı donanmasına ve hasmı Kaptan Doria’ya karşı Preveze Deniz Muharebesi’ni zaferle kazanır ve gene Kanunî Sultan Süleyman tarafından Hayreddin (dinin hayırlı evladı) lakabı verilerek onurlandırılır.

“Alacağınız kararda ileride kazanacağınız maddi zenginlikler mi; daha ileride kazanacağınız manevi nimetler mi ağır basıyor?” S. 175

Romanda Divan Edebiyatı tarzına ve türüne kalemi ile ağırlık veren Pala, sevenlerin yer yer serzenişlerine ve gizli gizli akan gözyaşlarına ilişkin uzun betimlemeler sunar. Esas önem arz eden ve romanın can alıcı noktaları da budur diye düşünüyorum. Alcala’yı içten içe, tarifi mümkün olmayan bir aşk ile seven Beatrix’in, kendisini neden yeminine ve sırrına rağmen ısrarla reddetmesi sonlara doğru netlik kazanmaya başlayacak. Ama eğer dikkatli bir okursanız, kitabın belli bir noktasında bu sırrın ipuçlarını yakalayabilirsiniz.

“Sırları, bağrında gizli duran birisi olarak yaşamanın ağırlığını kimse bilemez.” S. 108

Bu güzel romanda gene çok şaşıracağınız Bülbül ve Hz. İbrahim’in hikâyesini okuyacaksınız belki de. Hızır Reis’in Preveze deniz savaşında rüzgâra nasıl hitap ettiğini ve Beşiktaş semtinin adının nereden geldiğini hayretler içerisinde öğreneceksiniz belki. Gönüllere taht kuran Hızır Reis ile başlayan romanımız, hüzünlü bir şekilde, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaçınılmaz ölümü ile son buluyor. İşte sona geldiğimiz ve hüzünlendiğimiz romanımızda, asıl önemli olan gül sepeti, ısırılmış elmalar ve üç altın heykelin sırlarını öğreniyorsunuz.

Buradan tarihe, denize ve efsanelere âşık olan tüm kitapseverlere bu güzel romanı okumalarını tavsiye ediyorum. Evet, ben severek okudum ve Pala’nın diğer kitaplarını da kısa zamanda ele alacağım. Şimdilik benden bu kadar ve buradan hepinizi saygı ile selamlıyorum!

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
390 syf.
·7/10 puan
Selamlar ola hepinize.. Fazla zamanınızı almadan hemen girizgah yapalım istiyorum ..Daha öncesinde hem ordudan ihraç edilmesi hem de popüler kültürün bir parçası olmasından kelli uzak durmayı yeğlediğim bir yazardı İskender Pala .. Bu ihraç meselesi ile ilgili mevzulara dair şüphelerimi daha sonrasında Erol Mütercimler ile bir projede yer alarak kıran Pala'nın kitaplarına bir şans vereyim dedim ve İki Dirhem Bir Çekirdek kitabını okudum .. Zamanınız olursa okumanız yönünde olacak tavsiyem sizlere de.. Bugün tamı tamına zıttı olarak kullandığımız tabiri caiz ise Galat-ı Meşhurları ve deyimlerimiz ile özdeyişlerimizin kaynaklarını hikayeler çevresinde yaşanan olaylarla bizlere aktarmış .. Sıkılmadan okursunuz .. Tarihi sevdiren bir yapısı olduğunu duydum sonrasında kendisinin.. Hatta bu ihraç mevzusu da bir nebze bununla alakalıymış ..

Her neyse.. Sonrasında bu kitaba ulaştım .. Kısa sürede okuyup bitirdim .. Konu son derece ilginç .. Sevdiğim iki tarihi şahsiyet .. Bir yanda Şah İsmail ,diğer yanda Yavuz Sultan Selim.. İkisi de devrin büyük devlet adamları .. Yavuz' u zaten sanırım ki bilmeyeniniz yok .. Lakabının hakkını sonuna kadar veren gaddar bir büyüğümüz .. 8 senede 800 senelik iş yapan , hilafeti alıp Osmanlı' ya kazandıran , halife ünvanı ile beklendiği İstanbul' a bu makamın hakkını vermem gerek diyerek ağır başlı ve vakur bir şekilde gece vakti giren , hazineyi fulleyip Kanuni' ye ilerde yapacağı reform ve fetihler için neredeyse sonsuz kredi bırakmış bir zat .. Gözünü budaktan sakınmaz diye bilinir 4. Murat ama Yavuz apayrı bir ekoldür bu konuda sanırım .. Bazı konularda hayran olunası bir şahsiyet .. Diğer yanda Şah İsmail var ki o da apayrı bir gaddar emmimiz .. Milleti kaynar kazanlarda cayır cayır haşlayacak kadar acımasız ama muhteşem öztürkçe şiirler yazacak kadar da içli bir şahsiyet .. Yavuzla karşılaşıncaya dek namağlup sıfatıyla cenk eden bir komutan ... Öyle bir tip düşünün ki civardaki sünni halkı asimile edip şia inancını etkin kılma yoluna gittiğinde henüz tahta geçmemiş Yavuz' un yerine babası II. Beyazıt' a Özbek hanı Şeybani'nin kesik başını gönderip tehdit edebiliyor .. Bunu yaptığı devlet Osmanlılar !! ( Bkz : KING KONG YÜREĞİ !!! )Yavuz' un bir de bu yapılan hakarete tepki konulmaması üzerine babasına rest çektiği de dillendirilir ..

Kitaba gelecek olursak .. Bu bir tarihi roman .. Ve biliyorsunuz ki halkımız kendi tarihi olsun , kendi dini olsun ya da olgu olarak kendi kültürü ile alakalı adını ne koyarsanız o olsun , HİÇ AMA HİÇBİR konuda kitaplara başvurmaz ..Kitap okuyorsa da başvurmaz .. Karşıt fikire bakmaz !! Osmanlı' yı öve öve bitiremeyen bir nesil , Kanuni' nin oğlunu öldürttüğünü Muhteşem Yüzyıl dizisinden öğrenmedi mi ? Bilmem hangi şehirde vatandaşın teki muhteşem yüzyıllardan sonra Kanuni ' yi mahkemeye vermedi mi ? Alın size örneği işte .. Bunu niçin söylüyorum açıklayayım .. İlerde kitaptan da bahsedeceğim ama bu romanda pek çok tarihi hakikat var .. Ama hiç kabul edilmeyecek ve bence kasıtlı olarak kitaba zerk edilmiş yalan yanlış bilgiler de var .. Benim okur okumaz nasıl olur diye kaynaklara bakmamı gerektiren, Şah İsmail 'in annesini katlettirmesi mevzusu bunlardan biri .. Yok böyle bir şey !! Yaşadığı dönem boyunca annesi yanında Şah' ın.. Bu konuda hakkını vermem lazım.. İskender Pala' nın bir suçu yok .. Pala , bu bilgiyi kendisine Erhan Afyoncu' nun verdiğini söylüyor .. Erhan Afyoncu ise ezber olarak tarihi yalamış yutmuş ama objektifliğini kaybettiğinden ötürü yorum yaparken yok artık dedirten çıkarımlar yapabilen bir isim .. Kendisi bir programda Memlükler'in Moğolları, Yavuz Sultan Selim'in de Memlükleri yendiği için Yavuz'un, Timur - Cengizhan - İskender triosu kıvamında bir askeri deha olduğunu iddaa edebilmiştir .. Şöyle anlatayım aklınızda daha kalıcı olması açısından .. Eğer Seyyal Taner , Sinan Şamil Sam ' ı nakavtla geçip , ölüm grubunda yer alan Metin Şentürk de Kasparov' u 2 hamlede şah mat etseydi neden olmasın ?!? TAM BU ZİHNİYET !! Yemin ederim ki bu zihniyet .. Böyle tarihçilik mi olur kardeşim?!?! Bu zihniyetle Manchaster 'ı yenen Fenerbahçeyi mağlup eden Kasımpaşa Spor kainatın futbol devi falan oluyor .. Yavuz' u kötülüyorum gibi algılamayın sakın .. Ama söz konusu tarih ve özellikle askeri tarih olduğunda - hele ki o dönem için - coğrafyaya bakılır , askerin iaşesine bakılır , mevsimlere ve hava şartlarına bakılır .. Ordunun moraline dek değişen pek çok değişken var .. Bu kabul edilir bir hata değil .. Kitapta yer yer bu yüzden dolayı İskender Pala'yı yanlı bulduğumu söylemem lazım .. Zaten kitap çıktığında baya bir tartışma çıkmış .. Millet ,Yavuz Sultan Selim 'i haşlamış falan .. Ki o da anlaşılır gibi değil .. Yavuz o dönem kendi varlığına karşı tehdit olarak algıladığı şia ekolüne, Kürtlere toprak vererek bir tampon bölge oluşturmak suretiyle karşı koymuş .. Osmanlının izlediği politika bu .. Sonrasında da bu ..Öncesinde de öyle .. Devletin mezhebi belli .. Fatih' i , Osmanlı padişahları içinde apayrı severim ama onun döneminde de Hurufileri yaktırdılar .. Bu konularda duruş çok net ve tavizsiz Osmanlı ' da .. Uzun lafın kısası , her okuduğunuzu doğru olarak addetmeyin .. Karşılaştırarak okuyun .. Sonra kendinizi ,fesli tarihçinin , 2. Dünya savaşında Stalin Alman Ordusuna karşı kumlara Ayetel Kürsi okutmak suretiyle MANEVİYAT TAKVİYESİ YAPTIRDI konulu videolarına müteakip gözyaşı dökerken buluverirsiniz .. Okuyacak olanlar varsa diyerek bu uyarıyı yapmış olayım..

Devam edelim .. Pala anladığım ve okuduğum kadarıyla divan edebiyatında yetkin olarak adlandırabileceğimiz bir isim .. Her iki hükümdarın divanından şiirlerle ,bölümler başında örnekler vererek anlatım yolu izlemiş .. Güzel de olmuş .. Ama kardeşim yeter bıktık usandık şu Osmanlı dönemini HADIM EDİLMİŞ KÖLELER VE ZENCİ HAREM AĞALARININ DİLİNDEN OKUMAKTAN !! Cidden kabak tadı verdi bu olay .. Yeter yauw !! Yüzyılın derbisi şu kitap !! Yani bir tarafta Yavuz' a hayvan leşi gönderip ona hakaret eden bir Şah , diğer yanda ona bal pekmez ve çeşit çeşit meyve gönderip "herkes yediğinden ikram eder" diyebilmiş bir Yavuz var kitapta .. Adam cenk meydanına girmiş fellik fellik Şah arıyor da en sonunda Şah' a kadın elbiseleri gönderiyor cinnetinden!! Versene onların ağzından gelişmeleri .. Versene MEHTERİ !! Bunun yerine ne yapılmış dersen ? Bol bol ilahi aşk ve sevgi edebiyatı .. Ben Elif Şafak' tan kaçtım, burda lazerle işaretlenmiş gül sulu alana düşmüş buldum kendimi .. Ha diyeceksin ki , peki neden 7 puan verdin ? Kitabın içinde bu anlatıma gark olmuş giderken beni şaşırtan bir çıkarım yapmış İskender Pala .. Her iki hükümdarın da Türk kanı dökmek adına böyle seferber olması .. Her iki tarafın da bunu yaparken ordularındaki hıristiyanları kullanması .. Her ikisinin de Hıristiyanlarla hiç savaşmaması.. Türklerin birbirini boğazlaması .. Böylesi bir çıkarım ummuyordum yazardan .. Beni baya şaşırttı .. Sonuç olarak MÖHTEŞ dediğim "ÇİKİ ÇİKİ KİTAPLAR" kategorisinde değil ama vasat bir eser de değil bu .. Okursanız zaman kaybınız olmaz .. Tarih sevmeyenler de zevkle okuyacaklardır ..

Tanıtımı burada bitirirken herkeşlere esenlikler ve İŞSİZLİK DOLU günler dilerim !! Güle güle kokocambolar !!
359 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
"Ben beni bıraktığım zaman sen beni bırakma ya Rab!" diyen biridir Yunus Emre. Yaşadığı çağı aşan Yunus, çağını etkilemekle kalmamış, bugünü de etkilemiştir, yarını da etkileyecektir. Dönemimizin en iyi edebiyatçılarından biri olan İskender Pala, çağları aşan Yunus'un hikâyesini anlatıyor bize, bizim Yunus'un hikâyesini. Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya başladığı, Moğolların Anadolu'ya akınlar düzenlediği yıllardan, Osmanlı'nın temellerinin atıldığı yıllara varan süreçte yaşayan Yunus'un hikâyesini.

Allah için, Yaradan için seven; eşinde, gördüğü duyduğu her varlıkta Allah sevgisini yaşayan Yunus Emre ve oğlu İsmail'in hayatlarından kesitlerin anlatıldığı Od, okuduğum ikinci İskender Pala kitabı. Od Yunus Emre biyografisi değil, gerçeklerin kurgu ile harmanlandığı, anlatıldığı dönemde yaşayan siyasi olaylar, adı geçen kişilerin gerçek olduğu bir roman. Sade, halkın anlayabileceği bir dili tercih eden Yunus Emre'yi, İskender Pala'nın sade ve akıcı bir dil kullandığı Od ile okuyor ve bir nebze de olsa anlayabiliyoruz.

Od'da aşkın, sevginin her türlü halini görüyoruz. Maddi halini, manevi halini, dünya aşkını, ilahi aşkı... Yunus'un nasıl Yunus olduğunu, Hacı Bektaş-i Veli ile tanışmasının ardından bizzat Hacı Bektaş-i Veli tarafından gönderildiği ve hamken piştiği Taptuk Emre Dergahı'nda yaşadıklarını İskender Pala'nın usta anlatımıyla okuyoruz. Çoğunluğun maddeye ağırlık verdiği, mananın arka plana atıldığı bir dönemde, madde ile mana arasındaki dengenin sağlanmasının gerekliliğinin önemi, kitabın her sayfasında kendini hissettiriyor. Yunus Emre'nin olaylar karşısında yaşadığı iç çekişme,  Sevgili özlemi, kişinin kendini bilmesinin önemi ve ancak bilmeyerek bilinebileceği... Od, okuru bu noktalar da dahil birçok nokta üstünde düşündürüyor.

Yunus Emre denildiğinde akla direkt insan sevgisi gelir; duyduğu ilahi aşk, birkaç önemli eseri... Yunus Emre ile ilgili bilgilerimiz genel itibariyle bunlarla sınırlıdır. Od ile birlikte daha farklı bir bakış açısıyla bakabiliyorsunuz Bizim Yunus'a. Yaşadıkları, yaşattıkları bizlerin de içine bir Od düşürüyor. Yazarımız İskender Pala'nın anlatımı ve tarih bilgisi birleşiyor ve ortaya bir "Od" çıkıyor. İlk sayfadan son sayfaya derin manalı cümleler okuru âdeta içine hapsediyor. Düşündürüyor, önceliklerini sorgulatıyor ve belki maneviyatını güçlendiriyor.  Tabii, isteyenin.

Od öyle bir kitap ki daha ilk sayfadan bir cümlenin altını çiziyorsunuz. Çok geçmiyor, bir sayfa okuyor diğerine geçiyor ve bir  cümlenin daha altını çiziyorsunuz. İskender Pala cümlelerinde kelimeleri tabiri caizse ahenkle dans ettiriyor. Altı çizilesi onlarca cümle ve sevginin en saf hallerini okuyor, okuyor, hayran kalıyor ve "Daha ne olabilir ki, bir romanda ilahi aşk başka ne şekillerde anlatılabilir ki" diye soruyorsunuz kendinize. Bu kadar övgünün üstüne kırdığım puanın nedenini ise -çok az da olsa- bazen karşılaştığımız abartılı anlatım olarak açıklamak isterim.

Bizim Yunus'un dervişliğe giden yolunu, Sevgilisi'ne kavuşma isteğini, ışığıyla çevresindekileri aydınlatmaya başlamadan önce yaşadıklarını bir de Prof. Dr. İskender Pala'dan okuyun derim.
361 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10 puan
İlk defa kitap inceliyorum, çok heyecanlıyım, kusurum varsa affola. :)
Kitap incelemek için kendimi yeterli görmüyordum fakat bu kitabın hakkını vermek istedim. Dilinin ağır olmasından korktuğum için okumayı sürekli ertlemiştim fakat bir süre sonra kitabın diline alıştım ve yazarın üslubu çok hoşuma gitti. Kitapta Yunus Emre’nin hayatı anlatılıyor ama öyle biyografi yazar gibi dümdüz değil, cümleler nakış gibi işlenmiş. Bizim Yunus’un anlayamadığım dünyasını daha yakından tanıdım ve şiirlerine olan bakış açım değişti. Okumak isteyip sürekli erteleyenler varsa hemen okumalarını tavsiye ediyorum.
296 syf.
Spoiler içerir!
Yolunu gözlememe değdi, özlemişim bu kalemi, üslûbu...
Mekke ve Medine'ye gönül bağını ve hizmetkârlığı ifade eden surre alayı beş yıldır kutsal topraklara gidemiyordur. Halifelik makamının hamisi beş yıldır kutsal topraklara gidemiyor, ötesi var mı? Bu durum, ülkenin gelişmesi için çırpınan, ıslahat üstüne ıslahat yapan ve birilerinin çıkarlarına çomak sokan ve bu nedenle gâvur padişah olarak anılan Sultan Mahmut'un uykularını kaçırıyor. Netice itibariyle bir alay hazırlanmasını emir veriyor. Böylece başlamış oluyor hikâye.
Sayfalar ilerledikçe beş yıldır neden kutsal topraklardan uzak kalındığı irdeleniyor. Uzak kalındı, çünkü bir Vehhabi - Suudi tehlikesi kol geziyordu. İnsanları bidatlar ile yaşamakla kınayan Vehhabilik mezhebinin kurucusunun bidatlarla bezeli dünyasına ve Suudileri etkileyip siyasi bir güç haline gelen yaşantısına dair bir özet bilgi veriyor yazar. Aslında Doğu toplumunun tipik hatası var bu mezhebin kuruluşunda. Bunu da hikâye etmiş. Bir olayın yanlış olduğuna dair söz söyleyince, bulunduğu toplumdan hakaret ve dayaklarla kovuluyor, Vehhabilik mezhebinin kurucusu. Dinlemek yok, anlamak yok, eleştiriye, farklı bir fikre tahammül yok. İşte bu yok'lar yeni sorunlar dünyası oluşturuyor. Gittikçe sapkın bir hâl alıyor, ilk başlardaki elle tutulur düşünceler. Elle tutulur olması da anlayış farkından kaynaklı. Oturulup konuşulşa, rahatsız olunan konu üzerine tartışılsa belki de maksat hâsıl olacak. Ama maalesef. Bir yanlış bin sorun doğuruyor ve tarumar oluyor kutsal topraklar. Tabii burada Osmanlı devletlülerine de bir serzeniş söz konusu. Neden yalnız bıraktınız kutsal toprakları? Üç beş başkaldırana neden ses çıkarmadınız da bir çığa dönüşmelerine sebep oldunuz? İşte buna değindikten sonra devam ediyor hikâye. Bir aşk, bir cinayet, hikâyeler deryası ve hac yolculuğu...
Bir bölümde Osmanlı âlimi ile Vehhabilik mezhebinin kurucusunun oğlu arasında dinî bir tartışma çıkıyor. Uzun süredir böyle doyurucu, böyle bilgilendirici bir tartışmaya denk gelmemiştim. Geneli itibariyle kitapta bir eleştiri var Vehhabilik'e.
Kitap vakanüvis bir efendinin ağzından hikâye edilmiş. Yol boyunca bir meczubu ya da âlimi ya da deliyi ya da veliyi, dost edinmiş bir efendinin dilinden... Hikâyeyi efsane kılan işte bu deli mi veli mi bilinmeyen zat! Hikâye içinde hikâye olması zaten İskender Pala'nın tarzı. Ve bunu çok başarılı yapıyor, ana hikâyeden kopmadan farklı bir hikâyede yaşıyoruz...
Her ânını heyecanla takip ettim, her sayfasını merakla çevirdim. Hem sona ulaşmak hem de bitmemesini istemek arasında bocaladım. Haccı kalbimde yaşatarak veda ettirdi kitaba.
Tiyatro eserlerinden sonra İskender Pala'nın asıl kalemini daha da özlemiştim. Mest etti, doyurdu. Ne desem az kalacak! Okumak gerek. Hem hayatı hem kitapları. Ama en çok geçmişi okumak gerek; çünkü gelecek, geçmişten geliyor...
Teşekkürler bu kitap için İskender Pala!
252 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10 puan
İncelemeye girişmeden önce; İskender Pala ile henüz tanışmayanlar için kesinlikle "Şah Sultan, Efsane, Od" romanlarını okumalarını tavsiye ediyorum.

Yerli ve günümüz yazarlarımızdan en çok sevdiğim yazarların baş tacı İskender Pala... Aşkı güzel söyler, Türkçemizi güzel kullanır ve tarihimizi de güzel anlatır. En güzeli ise bunların hepsini bir kitapta çok güzel bir kurguyla bizlere yansıtır. Romanlarında ki kahramanları çok kuvvetli, betimlemeleri çok derindir. Okuduğum en özgün yazarların yine baş tacıdır kendisi. Bana bir roman verin, İskender Pala'nın olup olmadığını 5-10 sayfada söyleyebilirim. Yanisi, kitaplarında net kendi imzasını taşıyor.

Yazarın her bir romanı; tarihimizin bir parçasını barındırır. Mesela "Od" kitabında Yunus Emre'yi, "Şah Sultan" kitabında Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'i, "Efsane" kitabında Barbaros Hayrettin Paşa'yı anlatır. Tarihi gerçekleri hayal gücüyle bu kadar güzel harmanlayıp bizlere, tarih ve edebiyat kokan romanlar bırakmak her yazarın yapabileceği bir şey değil. Daha net olmak gerekirse; Yaşanmış ve tarihe geçmiş olayları hayal gücüyle birleştirip, bu kadar zengin roman yazmak demek, İskender Pala demek.

İskender Pala'nın "Divan edebiyatı araştırmacısı ve uzmanı" olması sonucunda dili, türüne göre ağır olabiliyor. Mesela bu romanında en basit, sade dilini gördüm fakat bazı kitaplarında beni zorlayacak kadar ağır bir üslubu var.(Kitab-ı Aşk, Katre-i Mathem)
Şunu farkettim ki; romanlarında, araştırma-edebiyat kitaplarına kıyasla dili çok daha sade. Sözü getireceğim yer ise; İskender Pala'nın romanlarını okumadan dili hakkında karar vermeyin. Diğer türlerini bende okuyamıyorum zaten.

Kitaba yürüyecek olursak; Malzemesi Göbeklitepe olan roman, yine buram buram tarih kokmuş. Kurgu konusunda diğer romanlarına göre biraz daha sade kalmasına karşın çok güzel bir eser bırakmış yine bizlere. Kurgunun geride kalmasını kitabın eksik yönü olarak görmüyorum çünkü yazar insanlık tarihi adına çok önemli bir zaman dilimini anlatmış. Yazarın sunuş kısmında bahsettiği gibi; o zamanlar hakkında, elimizde çok bilgi mevcut değil ve insanlar henüz ilkel yaşıyorlar. Dolayısıyla elde olan bilgilerle bu kadar olabiliyormuş.

Çok önemli bir zaman dilimi demişken, biraz açmak istiyorum bu konuyu. Hikaye avcı-toplayıcı ve çiftçiliğe başlama döneminde geçiyor. İnsanlığın çiftçiliğe geçmesi çok büyük bir buluştur. Çiftçilik sayesinde sömürge, yerleşik hayat, toprak sahiplenme, hayvanları evcilleştirme, topluluk oluşturma gibi sonuçlar elde edilmiştir. Yani bütün zamanını avlanıp karın doyurarak geçiren ilkel insanlar; çiftçilik sayesinde yiyecek stoğuna kavuşmuş ve günleri av peşinde koşmaktan kurtulmuş, kendilerine zamanları kalmıştır. Bu boş zamanlarında da insan olmayı öğrenmiş, gelişmeye başlamışlardır. Neticesinde yeni icatlar, yeni buluşlar beraberinde gelmiş, yönetim sistemi başlamıştır. Ve hâliyle herkes aynı anda çiftçiliğe geçmemiştir. Hâlâ avcı-toplayıcı olarak yaşamını sürdürenler, çiftçilerden geri kalıp onların sömürgelerine uğramışlardır. Bu konuyu daha da uzatmak istemiyorum. "Tüfek Mikrop ve Çelik" kitabını okuyanlar bu konuda çok şey kazanmış olur. İncelemesini yapmıştım buradan bakabilirler.
#62883318

Neticesinde kitap, insanlık tarihi ve inanış adına önemli bir zamanı ve yeri(göbeklitepe) anlatıyor. Tabi bir de aşkı...

İskender Pala, bu kadar sınırlı bilgiyle, sınırlarını zorlayan bir roman sunmuş bizlere.
Okurken öğreten ve hissettiren kitaplardan.

Kesinlikle okunası bir kitap.


Saygılarımla...

Yazarın biyografisi

Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 8,9bin okur beğendi.
  • 151,5bin okur okudu.
  • 3.620 okur okuyor.
  • 42,7bin okur okuyacak.
  • 3.936 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları