Jack London'un bizi alıp buzullara götürdüğü bu eserlerini o kadar seviyorum ki. Her birinde ayrı heyecan, ayrı merak, ayrı duygular... Ama değişmeyen bir şey var ki beyaz ve soğuk. Kitabı okurken dört yanımın karla ve buzla kaplı olduğuna ben de inandım. Ben de sonsuz beyazlık içinde kayboldum. İliklerime kadar üşüdüm, ısınmak istedim. Her üç hikayede de okuduğum karakterler gibi benim de ellerim, ayaklarım, burnum ve yanaklarım buz tuttu diyebilirim. Kitabın bize temel anlatmak istediği şey neydi bilemiyorum ama benim çıkardığım anlam egosuna yenilen insanların hazin sonunu okumam oldu. Herkes en iyi olduğu konuda hiçbir sorun çıkmaz diyip kafasının dikine gidebiliyor maalesef. Sürücüler, yüzücüler, bu kitapta okuduğumuz karaktarler... O soğukta dışarı tek başına çıkmamaları gerektiğini kendileri de biliyor gayet ama güçlerini ispatlamak inandıyla çıkıyorlar yola ve daha sonra elsiz, ayaksız kalsalar da yaşamak isterken buluyorlar kendilerini. Bir kez daha anlıyoruz ki insanın egosu yine en büyük düşman insana. Yine şuna değinmek istiyorum ki her iki "Ateş Yakmak" hikayesindeki karakterler artık donacaklarını anladıklarında yürüyemez hâle gelene kadar tabiri caizse deli gibi koşturmaya başlıyorlar. Bu tabi ki ısınmak için akla ilk gelecek şeylerden bir tanesi. Ama insan sonu çıkmaza giren her konuda kendini deli gibi ordan oraya atmıyor mu zaten. İnsan sonunun geleceğini hissettiğinde elindeki her şeyi döküyor ortaya, neyi varsa kullanıyor kendini ayakta tutmak için.
Yani kısa olmasına rağmen hem beni ürperten hem de düşündüren bir kitaptı kendisi. Satır aralarında hem kendim aciz biriymişim ve donarak ölecekmişim gibi hissettim hem de o an orada bulunup o insanlara bir ateş yakarak el uzatmak istedim.