KARIŞMA; DİLİNE, DİNİNE, DONUNA…
Puan vermedi·740 syf.··
2024 93. kitabı
İletişim Yayınları’nın “Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce” serisinden “Liberalizm” cildi de sona erdi. Bir bilgi deryası olan kitabın aklıma üşüştürdüğü fikirleri aşağıdaki gibi toparlamak iyi olur. Hem siyasî hem de ekonomik anlamda Türkiye’de liberalizmin çok gelişmediği sıkça tekrarlanır. Bu iddia bir yere kadar doğrudur, bir yerden sonra yanlış… Türkiye’de siyasî liberalizmin (vatandaşlık hakları, hukuk, ifade özgürlüğü, vb.) temel unsurlarında ciddi sıkıntılar yaşandığı malûm. Ancak yıllar içinde mehter takımı düzeninde de olsa bu hususta ilerleme kaydedilmiştir. En azından bugünkü kavgalarımızı “seçim sandığı” başında yapıyoruz. Ekonomik liberalizm ise siyasî liberalizmden daha kolay kabul görmüş, örgütlü işçiler dışında neredeyse hiçbir kesimden açık bir tepki görmemiştir. Halbuki tam tersi olması beklenebilir. Neden siyasî liberalizm değil de, ekonomik liberalizm? Bunun nedeni çok tartışılmıştır ve ortaya sürülen fikirlerin belki de hepsinde haklılık payı vardır. Bana göre ise başta gelen neden, Türk milletinin aşırı “devletçi” oluşudur (Bazen bunun yerine “milliyetçi” de yazılabilir). Türk milleti, kendisi de başlıbaşına bir çıkar grubunu teşkil eden devletin kendi iktidarından vazgeçmemek doğrultusunda belirlediği politikalarını üstlenmeye ve savunmaya bizatihi gönüllüdür. Bunu yapmayan bireyler bile, başkalarının bu şekilde davranması gerektiğinde hemfikirdirler. Siyasî liberalizm, temelde devletin kendi iktidarından bir miktar vazgeçmesini gerektirdiğine göre, böyle bir milletten kim çıkıp da onu bu yönde zorlayacak? Ancak “aydınlanmış” ya da çıkarı bunu gerektiren bir siyasetçi çıkacak da, devletin kendi iktidarından bir miktar feragat etmesi doğrultusunda karar alacak… (Hep anlatılır: Tanzimat dönemiyle birlikte idam cezasının kaldırıldığını öğrenen bir Osmanlı paşası, “Gel de şimdi devleti yönet!” diye serzenişte bulunmuş!) Ekonomik liberalizm böyle mi ya? Serbest piyasa en azından görünürde siyasî bir çekişmeye konu olmadığı için, nüfusun önemli bir kesimi ona karşı herhangi bir tavır almıyor. Tepkisini kime karşı gösterecek ki? Serbest piyasayı tesis edip, sosyal dayanışma ağlarını kesintiye uğratan sayısı belirsiz siyasetçiye mi (Siyasetçilerin de çoğu kez “devlet” ile özdeşleştirildiğini unutmayalım)? Serbest piyasadan kâr sağlayan sayısı belirsiz şirket yöneticisine mi? Yoksa protestocuları engellemeye memur edilen polislere mi (Polis eşittir devlet)? Kısacası serbest piyasanın elle tutulmaz gözle görülmez anonim yapısı, sonuçları itibariyle etkileri hissedilse de, onu toplumun büyük kesimine karşı hedef olmaktan koruyor. Hem öyle ya da böyle, az ya da çok, herkesin bir şekilde rızkını bir yerlerden çıkarması, insanların elindekinden de olmamak için sabırlı kalmalarına yol açıyor. Siyasî liberalizme karşı çıksa, en azından yanında toplumun devletçi-milliyetçi unsurlarını ve devletin bizzat kendisini bulabilir. Ama zaten devletten habersiz uygulanamayacak olan ekonomik liberalizme karşı çıktığında, yanında yalnızca, devletin de kendilerine karşı cephe almış olduğu işçi sınıfını ve “muhalifleri” bulabiliyor. Diğer bir deyişle, devletin düşmanlığını… Türkiye’de siyasî ve ekonomik liberalizm, genellikle merkez-sağ, yani muhafazakâr hükümetler döneminde ilerleme kaydetmiştir. Bu hususta, TC tarihinin çoğunda işbaşına gelen hükümetlerin merkez-sağ partilerden oluştuğunu unutmamak gerek. Yani uluslararası gelişmelerin de iteklemesiyle ülkede meydana gelen liberal gelişmelerin, daha çok merkez-sağ hükümet dönemlerine denk gelmesi doğal (Tek Parti dönemini de devrimci bir sağ dönem saymak gerektiğini düşünüyorum). Diğer taraftan, Türkiye’deki güçlü ve sözüm ona reformist merkez-sağ hükümetlerin genellikle bir askerî darbenin ardından işbaşına geldiklerini de unutmamalı (Demokrat Parti’nin de 1950’de Tek Parti’nin yerine gelmesi buna benzer bir olay). Böyle olunca, bu hükümetlerin siyasî ve ekonomik liberalizmde ilerleme göstermeleri, hem ordu hem de uluslararası toplum nezdinde meşruiyet sağlamak niyetini de taşımıştır. Son olarak, 101 yaşındaki ülkemiz yaklaşık 50 yılını Soğuk Savaş şartlarında yaşamış olup, bu savaşın ABD tarafı, kalkınma kredilerini merkez-sağ hükümetlere daha kolay vermiştir. Dolayısıyla onların daha büyük ekonomik yatırımlarda bulunmalarına yardımcı olmuş, bu arada toplum da nispeten iyileşen ekonominin hatırına siyasî liberalizmde ısrarcı olmamıştır. Merkez-sağ hükümetlerin kendilerini dayandırdıkları soyut ve somut millet kavramına da değinmeden geçmemeli. “Millet” kutsalsa, her şeyin başıysa, yetki ve söz onunsa, o hâlde birtakım haklar (siyasî liberal haklar) tanıyarak onu onurlandırmak ve onun kendini daha değerli görmesini sağlamak gerekmez mi? Merkez-sağ hükümetlerin bir avantajı daha vardır. Bu hükümetler, zihnen ve mânen bir rahatsızlık duymadıkları serbest piyasanın yarattığı yıkıcı etkileri, din ve gelenek savunuculuğuyla hafifletebilme veya bu sayede hasarları hasır altı etme imkânına da sahip olabilirler… Türkiye’de liberalizm neredeyse hiçbir zaman “saf” bir biçimde ringe çıkmamış. Kendini ya sağ ya da sol ideolojilerin örtüsü altında göstermiş ya da böyle yapmaya mecbur kalmış (Daha faal olan da “sağ-liberalizm” olmuş). Bunun bir nedeni, liberalizmin Türkiye gibi ateşli bir toplumda moda olamaması, seçmenlerin gönlüne giren arzu mühimmatından yoksun olması (Liberalizm, bir yerde “somut sorunların somut çözümü”nü gerektirir, akıl ve uzun vadeli bir sağduyuya, uzlaşmaya ihtiyaç duyar). Diğer bir nedeni ise, doğası gereği devletle mesafeli olan liberalizmin, son derece devletçi bir toplumda iş görmeye kalkışması, dolayısıyla insanları sinirlendirmesi, korkutması. Örneğin memurlar iş güvencelerinin kaybolacağı, yoksullar ise kendilerine devlet tarafından verilen sosyal yardımların kesileceği endişesiyle ekonomik liberalizmden korkarken, başkaları da “millî sorunların” çatışmasız çözüleceği endişesiyle siyasî liberalizmden korkarlar. Şunu da vurgulamak lâzım ki, liberalizm bugün yaşadığımız çağın ruhudur; dolayısıyla dünya üzerindeki neredeyse tüm devlet, ideoloji ve partiler öyle ya da böyle, olağanüstü şartlar haricinde, kendilerine liberal bir renk veya hava vermeye mecburdurlar. Yoksa çağı yaşayanların anlayamadığı bir dilden konuşmuş olurlar, dışlanırlar ya da mahkemeler tarafından kapatılırlar. 1990’lı yıllarda Türkiye’de liberalizmi en çıplak hâliyle savunduğunu iddia eden parti ve hareketler çıkmamış değildir (Liberal Demokrat Parti, Yeni Demokrasi Partisi, vb.). Ancak bunların da aldıkları oy sayısı da bellidir, yarattıkları etki de… (“Ortalama Mehmet”in bu partilerin önde gelen kişilerini “solcu” ya da “seçkin” gördüğüne neredeyse eminim.) Yine de bu tür girişimlerin, Türkiye’nin ekonomik ve siyasî bakımdan en büyük zorlukları yaşadığı dönemlerden birinde ortaya çıkmış olmasını bile hayırla yâd etmek yerinde olur. Osmanlı’nın son yıllarından günümüze kadar, liberalizmi farklı veçheleriyle savunan çok parlak insanlar çıkmış. Örneğin İttihat ve Terakki’nin Maliye Bakanı Cavit Bey’i anmak gerek. 2016 yılında ölen Kâzım Berzeg’i de “Liberalizm” kitabı sayesinde tanıdım ve kendisi ilgimi çekti. Onun, devletin, vatandaşının 3D’sine (diline, dinine, donuna) dokunmaması şeklinde yaptığı liberalizm tanımlaması çok hoşuma gitti. Liberalizmi bir kabahat gibi görüp de liberalleri yargılayan bir kişi gördüğünüzde, ona şunu sorun: “Sen liberalizme mi karşısın, yoksa liberal kazanımlara mı?” Gerçekten de insanlık olarak uğruna mücadele edip sahip olduğumuz, bizi medenî yapan neredeyse tüm haklar, mevcut isimlendirmeye göre “siyasî liberal haklar”dır ve bugün de liberalizm bunları geliştirmenin peşindedir. Siyasî liberalizm ile ekonomik liberalizm arasında ise bir doğru orantı mutlaka bulunmakla birlikte, bana göre ikincisinin fazlasıyla açılıp birincisini anlamsızlaştırma tehlikesi de bulunmaktadır. Şahsen bunu hiç istemem. Unutmayın: Çözülemeyen çoğu sorunun tek nedeni, bazen yalnızca az gelişmişliktir.
LiberalizmKolektif · İletişim Yayınları · 201316 okunma
·
86 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.