Puan vermedi·104 syf.··
2024 56. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 05 Ekim 2024 19:58
90'lı yıllarda kardinal olan Martini ile simgebilimci, öykücü ve filozof olan Umberto Eco'nun medeni düzeyde mektuplasarak tartismalarini yayilayan bir derginin yayınlanması ile ortaya çıkan bir kitap. Tartışmaların temeli inanç, inançsızlıktir. Martini'den gelen bir soru şu şekilde " inançsizların ahlakın ,etiğin temelini neye dayandirdiklari " Umberto Eco'nun muazzam nitelikte cevabını bırakıyorum. Aklımı kurcalayan soru,"anlamsal tümeller"in, başka bir deyişle, her dilin dile getirebileceği, bütün insanlık âleminin paylaştığı temel kavramların var olup olmadığıydı. Bu hemen yanıtlanabilecek bir soru değildir; çünkü bazı kültürlerin, bize bariz görünen kavramları bilmediklerini biliyoruz. Sözgelimi, belirli özelliklere sahip töz kavramın ("elma kırmızıdır" dediğimizde olduğu gibi) ya da özdeşlik kavramını (a-a). Ancak sonunda şu kanıya vardım: Bütün kültürlerde ortak kavramlar kesinlikle vardır ve bu kavramlarin hepsi uzamdaki bedenimizin konumuna gönderme yapar. Biz, dik duran hayvanlarız,o yüzden uzun süre baş aşağı durmamız yorucudur,dolayısiyla ortak bir aşağı ve yukarı kavramımız vardır ve yukarıyı aşağıdan daha önemli görme eğilimindeyizdir. Aynı şekilde,sağ-sol, durma veya yürüme,ayakta durma veya uzanma, sürünerek ilerleme veya sıçrama, uyanıklık ve uyku kavramlarımiz vardır. Hiç kuşku yok ki, her insan, algılamanın, anımsamanın, arzu, korku, üzüntü veya rahatlama, zevk veya acı duymanın ve bu duyguları dile getiren sesler çıkarmanın ne olduğu konusunda belli görüşlere sahiptir. Dolayısıyla (şimdiden hak alanına girmiş oluyoruz), kısıtlamayla ilgili tümel kavramlar vardır. Herhangi bir kişinin konuşmamızı, görmemizi, dinlememizi, uyumamızı, yutmamızı veya vücuttan atmamızı, istediğimiz yere gitmemizi engellemesini istemeyiz. Herhangi bir kimsenin bizi bağlamasından veya tecrite zorlamasından, bizi dövmesinden, yaralamasından veya öldürmesinden, bizi düşünme yetimizi azaltacak veya yok edecek fiziksel veya ruhsal işkencelere tabi tutmasından acı çekeriz. Dikkat ederseniz, şu ana kadar, henüz cinsel ilişkinin, sohbet zevkinin, çocuk sevgisinin, sevdiğimiz kişiyi yitirmenin yol açtığı acının ne olduğunu bilmeyen yabanıl ve yalnız bir Adem'i gözler önüne serdim yalnızca. Ama sahneye çıkardığım bu şaşkın, yırtıcı ve yabanıl adam (ya da kadın), içgüdüsel olarak hemen bir tümel kavramlar dağarcığı oluştursa bile, nasıl olur da yalnızca bazı şeyleri yapmak istediğini ve kendisine başka şeylerin yapılmasını istemediğini anlamakla kalmayıp, kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına da yapmaması gerektiğini anlar? Öteki sahneye girdiğinde, etik boyut başlar. Her yasa, ister bir ahlak yasası ister bir hukuk yasası Söz konusu olsun, onu dayatan Ötekiyle ilişkiler de dahil olmak üzere, her zaman kişiler arası ilişkileri düzenler. Nasıl yemek yemeden veya uyumadan yaşayamıyorsak, ötekinin bakışı ve yanıtı olmadan kim olduğumuzu anlamamız da mümkün değildir. Hatta öldüren, tecavüz eden, çalan, başkalarının haklarıni ihlal eden kişi bile, bunları olağandışı anlarda yapar, yaşamının kalanında hemcinslerinden onay, sevgi, saygı, övgü ister. Hatta aşağıladığı kişilerin ağzından, ondan korktuklarını ve ona boyun eğdiklerini duymak ister. Bu insanlar arası ilişki olmadığında, ormana bırakılan yeni doğmuş bebek insan haline gelmez . Herkesin sistemli olarak bize asla bakmamaya ve yokmuşuz gibi davranmaya karar verdikleri bir toplumda yaşasak ya ölür ya çıldırırdık. Ötekilerin rolünün tanınması, onların kendimiz için vazgeçilmez saydığımız ihtiyaçlarına saygı duyma zorunluluğu, binlerce yıllık bir gelişmenin ürünüdür. Hiristiyanlığın sevgi buyruğu bile, ancak çağ belirli bir olgunluğa ulaştığında dile getirilmiş ve güçlükle kabul edilmiştir. Ötekinin önemine ilişkin bu bilinç, bana etik bir davranış için mutlak bir temel, değişmez bir temel sağlamaya yeterli midir? Size şöyle bir yanıt vermem yeterli olur ve tartışma kapanırdı: "Sizin mutlak temeller olarak tanımladığınız şeyler, günah işlediklerini bile bile birçok inançlının günah işlemesini engellememektedir." Gizlice yaptığım kötülüğü hiç kimse bilmeyecektir." Ama dikkat ediniz, inanmayan kişi kendini kimsenin yukarıdan izlemediğini düşünür, dolayısıyla (tam bu nedenden ötürü) bağışlayabilecek "biri"nin olmadığını da bilir. Kötülük yapmış olduğunu biliyorsa, yalnızlığı sınırsız, ölümü ise umutsuz olacaktır. Daha çok, inançlı kimseden de daha çok, kamusal itiraf yoluyla arınmaya çalışacak, başkalarından bağışlanmasını dileyecektir. Bunu bilir, hem de çok iyi bilir, dolayısıyla başkalarını önceden bağışlamak zorunda kalacağını da bilir. Spinoza'nın büyük kitabının adının Etik olduğunu ve Spinoza'nın kitabına "kendisinin [kendi zatının] nedeni" olarak Tanrı tanımıyla başladığını anımsatmak isterim. Ne var ki Spinoza'nın bu Tanrısı, çok iyi bildiğimiz üzere, ne aşkındır ne de bireysel. Belki de ölüm, içe doğru bir patlama olmaktan çok,dışa doğru bir patlamadır ve yaşayarak geliştirdiğimiz (bazılarının "ruh" adını verdiği),kişisel anılar ve pişmanlıklardan, dolayısıyla çaresiz acı çekiş veya görevini yapmanın getirdiği huzur duygusundan da oluşan yazılımın, evrenin çevrintileri ile sevgi arasında bir yerlerde, bıraktığı izdir.
İnanç ya da İnançsızlıkUmberto Eco · Nora Kitap · 2021187 okunma
·
83 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.