Gönderi

Sırf hayatta kalmış olmak bile vicdan azabı.
10/10
·736 syf.··
Beğendi
·
2024 131. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 09 Aralık 2024 20:22
Suçluluk. Kahrolası suçluluk. Kezzap gibi aşındırıcı suçluluk. İnsan suçluluk denen zehri tifo gibi ömür boyu taşıyabiliyor. Suçluluk ve utanç, insan psikolojisinin derin köklerine işleyen iki güçlü duygudur. Her ikisi de bireyin kendi davranışlarına yönelik içsel bir değerlendirme sürecinden doğar, bireyin belirli bir davranışı veya eylemi nedeniyle duyduğu pişmanlıktır. Kişinin eylemleri veya eylemsizliği sonucunda zarar verdiğine inandığı birine karşı hissettiği sorumluluk duygusudur da.. Birey, kendi değer sistemine veya toplumsal normlara aykırı bir davranış sergilediğini hissettiğinde suçluluk duygusu ortaya çıkar. Bu duygu kronikleştiğinde, bireyin benlik algısına zarar vererek yetersizlik ve değersizlik hislerini tetikleyebilir. Istırap tüm hışmıyla ruhun en derinliklerine damgasını vurduğunda tiksinti , kendinden nefret ve mantıken ancak suç işleyenlerde görülebilecek bir suçluluk duygusu doğurur ki aslen ortada kabahat yoktur. Utanç ise bireyin tüm varoluşunu hedef alır ve daha derin bir düzeyde işler. Utanç, bireyin davranışlarının ötesinde, kimliğiyle ilgili bir kusurluluk hissi uyandırır. Bireyi yalnızlık, izolasyon ve kendine yabancılaşma duygularına sürükleyebilir. Bu iki yakıcı ve kavurucu duyguya hapsolmuş bireyin ruhunun dayanıklılığı ve kırılganlığı dibe vurur, hem zihinsel hem de duygusal sağlığı üzerinde ciddi etkiler yaratabilir.. bireyin özgüvenini ve özsaygısını zayıflatabilir. Sürekli suçluluk hissi, bireyin kendi değerini sorgulamasına neden olur, kendini affetmesini imkânsız hale getirebilir. Utanç ise bireyin kendisini tamamen reddetmesine yol açabilir. bireyin kimliğiyle, varoluşuyla ilgili derin bir eksiklik veya değersizlik hissetmesine neden olabilir. Suçluluk ve utanç, insanı davranışlarını tetiklediği kadar varoluşunu hedef alan duygulardır. Bu ikisi, insan ruhunu aşındıran kezzap gibi içsel bir savaştır. Sırf hayatta kalmış olmak bile vicdan azabı. Sophie’nin Seçimi bir hikâye olmanın yanı sıra insanlığın karanlık tarafına tutulmuş bir aynadır. Yazar, İkinci Dünya Savaşı’nın ve Holokost’un acımasız gerçekliğini, bireylerin yaşadığı trajediler üzerinden anlatır.. insanlığın anlamak ve yüzleşmekte zorlandığı kötülükle bizleri baş başa bırakır. Tarihsel gerçeklere dayanarak bireyin içsel çelişkilerini, ahlaki ikilemlerini ve geçmişin ağırlığı altında ezilen hayatların hikâyesini ölümsüzleştir. William Styron’un anlatım dili muzip, munzur ve hatta hınzır denilecek kadar mizah da içerir. Mizahın ince dokunuşuyla trajedinin ağırlığını dengelemeyi başarır. en karanlık hikâyeleri anlatırken bile mizahın ve insan sıcaklığının gücünü kullanır. Onun dilindeki muziplik, okuyucunun karakterlerle derin bir bağ kurmasını sağlar. Ve hikayeyi trajedi olmaktan çıkarır. Kitapta, Stingo’nun (anlatıcı , bizâtihi yazarın kendisi) yazarlık çabaları ve bakış açısı aracılığıyla savaşın korkunçluğunu, insan olmanın, insan kalabilmenin zorluğunu sorgulama fırsatı verir. Sophie, Nathan ve Stingo arasındaki üçlü ilişki, hem bir yakınlık hem de bir kopuş hikâyesidir. Sophie’nin ve Nathan’ın hayatları, geçmişin acımasız gölgesinde şekillenmiş, bu da onların davranışlarına bir dengesizlik ve tutarsızlık unsuru olarak etki etmiştir. Sophie, Polonya’da bir entelektüel çevrede yetişmiş; ancak babasının ve kocasının Yahudi karşıtı fikirlerine destek vermiş bir kadındır. Nazi işgali sırasında Yahudilerle aynı kaderi paylaşması, kaderin ironik bir cilvesi gibidir. Auschwitz’e gönderilen Sophie, orada hayatını değiştiren korkunç bir seçim yapmak zorunda kalmıştır: (...) seçiminden dolayı kendisini affedemez ve bu affedememe hali, onun hem suçluluk hem de utanç içinde kıvranmasına neden olur. Bu seçim, onun ruhunda silinmez bir iz bırakmış ve hayatının geri kalanını bir kefaret arayışıyla geçirmesine neden olmuştur. Nathan ile olan çalkantılı ilişkisi, belki de geçmişin yükünü hafifletmek için kendi kendine biçtiği bir ceza, kefaret gibidir. Nathan, zekâsı ve karizmasıyla büyüleyici bir karakterdir, ancak aynı zamanda yıkıcı bir güce sahiptir. Şizofreniyle mücadele eden Nathan, Sophie için hem bir kurtarıcı hem de bir mahvedici bir karekterfir.. Onun dengesizliği, Sophie’nin geçmişinden kaçma arayışını daha da çıkmaza sokar. Nathan, belki de Sophie’nin kendi içindeki karanlığın bir yansımasıdır. Sophie, Nathan ile lişkisini kendi içindeki suçlulukla baş etme çabasında bir tür bağımlılığa, saplantıya dönüştürür. Onunla kalması, Sophie’nin kendini cezalandırma arayışının bir yansımasıdır." Hayatta öyle bir an gelir ki herkesin ayağa kalkıp direnmesi gerekir. Wanda, romanın sessiz ama etkili kahramanlarından biridir. Yahudilere yardım eden Polonyalı bir direnişçi olarak, Sophie’nin hayatında kısa ama önemli bir yer tutar. Onun varlığı, Sophie’nin kendi seçimleri ve pasifliği karşısında bir zıtlık yaratır. Sophie nin ruhunda derin derin yaralar açar. Wanda’nın cesareti, Sophie’nin geçmişteki pasifliğiyle zıtlık oluşturarak bir tür ahlaki ayna görevi görür. Bu ayna, Sophie’nin kendine bakıp daha da parçalanmasına neden olur. Wanda, cesaretin ve insanlık onurunun simgesidir, ancak o da Nazi zulmünden kaçamaz. Binadaki korkmuş sıçanların, fıçının dışındaki sıçanları, hiçbir şekilde akrabalık bağı hissetmedikleri sıçanları önemsemesini ne kadar bekleyebilirsin ki? Yazar, Auschwitz’i anlatılması mümkün olmayan bir kötülük olarak tasvir eder. Bu kamp, renk ırk inanç fark etmeksizin fiziksel bir ölüm yeri olmasından öte insanlığın ruhunun öldüğü bir mekândır. Yeryüzünde hiçbir güç sırf ten rengi farklı diye bir halkı sefalete ve fakirliğe mahkum edemez. Soru "Söylesene, Auschwitz'de Tanrı neredeydi?" Cevap "İnsanlık neredeydi?" İnsan bedeninden sıyrılsak ama gene de doğanın bir parçası olsak. Şu at olsak, şu hayvanın bedeninde yaşasak. Asıl özgürlük bu olurdu. Bedenimiz bu dünyayla olan bağımızı temsil eder, aynı zamanda acıyı, suçluluğu ve utancı taşır. Esaret altında, baskı altında, zulüm ortamında, seçme hakkı olmayan bireyin fiziksel ve ruhsal özgürlüğü yitirmesi Zincirle vurulmuş misali .. insan vücudundan çıktığının da resmidir. Gerçek özgürlük, yalnızca bedenin değil, ruhun da zincirlerinden kurtulmasını gerektirir. Sophie’nin Seçimi, insan ruhunun karanlık tarafına ayna tutarken karanlığın içinde bir ışık arayışı olduğunu da gösterir. Bireyin geçmişini ve hatalarını tamamen unutamayacağını, ancak bu ağırlığın altında ezilmek yerine yeniden ayağa kalkmaya çalışması gerektiğini anlatır. İnsan bedeni fanidir, sevgisi fani, ama anısı şaşırtacak denli güçlüdür. Roman, trajik bir şekilde son bulsa da, Styron’un son cümleleri hayatın devam ettiğini hatırlatır: "Soğuk kumların altındayken öldüm rüyamda ama şafak sökerken uyandım / pırıl pırıldı sabah yıldızı. Mahşer günü değildi, sadece sabah olmuştu. Fevkalade güzel bir sabah." Acılar ve kayıplar hayatın doğal bir parçasıdır, ancak Sabah, güneşin yeniden doğuşu yaşam için yine de yeni bir fırsattır. Hayat, tüm dramlarına rağmen, devam eden bir mucizedir. trajedinin sonunda, sabah yıldızının ışığıyla aydınlanan yeni bir gün başlar Karanlıkta kaybolmak mı, yoksa sabah yıldızının ışığını takip etmek mi?
Edebiyat
Sophie'nin SeçimiWilliam Styron · Doğan Kitap · 2019134 okunma
·
731 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Sevgican
Gönderi Sahibi
Vasi ölüm diyarıdır bu geceden miras kalan Gün batımları, kara sevdalı yalnız geceler, yüce sabahlar, kayıp çocuklar, zafer, keder, Mozart, yağmur, eylül yeşili, sükûn, ölüm. Aşk. Yüreğindeki sevgiyi tüm canlılara bahşet. Sophie'nin Seçimi
Sevgican
Gönderi Sahibi
Kutsal metinlerde yazan onca şeye rağmen, zorluklar anlayış ve merhamet yerine zalimlik üretiyor. Sophie'nin Seçimi