BEYRUT
Nizar Kabbani Arap dünyasında tanınan aşkın, direnişin şairidir. Şam'dan Beyrut'a Kudüs'ten Gazze'ye Bağdat'tan Kahire'ye kadar şiirleri ile çığlıklarını tüm Arap ülkelerine ulaştırmaya çalışan bir sestir Kabbani.
Kabbani, Halil Cibran ve dahasını anlamak için önce Lübnan’ı anlamak-tanımak gerek. Lübnan’ı anlamak, tüm orta doğu da yaşanan sorunları ve Büyük OrtaDoğu Projesindeki asıl amacın anlaşılmasını sağlayacaktır.
Lübnan, diğer Arap ülkelerine göre ‘modernliği’ ile anılan ve bir dönem güçlü olan ekonomisi ile Ortadoğu’nun İsviçresi sayılan, başkenti Beyrut’un eğlence-moda açısından Paris ile eş değer tutulan, Orta doğunun incisi diye anılan bir ülke iken; 15 yıl boyunca süren iç savaş, Suriye’nin işgali, İsrail saldırıları, eski Başbakan Hariri’nin suikast sonucu öldürülmesi ve siyasi krizler, ülkeyi tam bir sorun yumağına dönüştürmüş. Lübnan, güç odakları tarafından Ortadoğu’nun çatışma laboratuvarına çevrilmiştir adeta.
Kabbani ise Suriye’de diplomatik görevi sona erdikten sonra Beyrut’a taşınır ve Beyrut adına şiirler yazar, bu denemesini de kaleme alır. Kitapta Beyrut’u bir kadına benzeterek onun gözünden iç savaş öncesinde lübnanlıların hayatı, yaşantısı, yönetim, işçi sınıfı ve yoksul halkın mücadeleyi değil de oturmayı seçmeleri, hallerinden memnun olmaları ve savaş sonrasında yaşananlar.. bir ülkede işgal edilecek bir şey kalmamışsa bile batı o ülkeyi ele geçirmenin yolunu elbet bulur, çünkü batının ekmeği, hayatta kalmasını sağlayan yegane şey emperyalizmdir…
Yazar 1970’li yıllardaki bu durumu şöyle anlatır:
“Lübnan’da bizim petrolümüz yok. Petrokimyamız yok. Fosfat, patasyum, radyum, bakır, altın kaynakları, ağır sanayi, hayvancılık serveti, el sanatları yok ama bizde ‘beyin’ var.”
Beyrut ekonomik olarak lüks içinde yaşayanların, lüks otellerin, mekanlarının olduğu yerler ile onların hemen dibindeki mahallelerde yaşayan sefil insanların olduğu sınıf ayrımının keskinleştiği bir kenttir ve yazar burada burjuva dünyasına eleştiride bulunur;
"Kozamın içinde ipek böceği gibi uyuyorum. Kireçli kalın kabuğumun içinde bir deniz hayvanı gibi uyuyorum. Ne sesler ulaşıyor bana, ne haykırışlar. Ne tarih ulaşıyor bana, ne yangınların dili buluyor beni.
Sarsak Çarşısı yanıyor.
Nerde bu Sarsak Çarşısı?
Ben orayı bilmiyorum. Ben tüm giysilerimi Clemanceau Caddesi'nin yahut El-Hamra Boutique'lerinden alırım."
Sınıf ayrımına değindiği bir alıntı daha yapayım:
"Niçin hüzünleyim Nuriye Pazarı için benim onunla isim yok ki. Ben otomobilimi her cumartesi herhangi bir süpermarketin önünde durdururum. Arabayı dondurulmuş sebzelerle, Arjantin'den gelme etlerle, Fransız peynirleriyle, İtalyan konserveleriyle doldururum. Yoksullar niçin benim yaptığımı yapıp süpermarkete gitmiyorlar? Yoksullar niçin Nuriye Pazarı için ağlıyorlar? Şaştım kaldım."
Ülke de Allah adına yapılan yanlışlar çoğalınca, artık menfaatçilik bile yaparken Allah anılınca halktan çatırdama sesleri geliyor. Kıymetli hocamızın da her zaman dediği gibi: “yanlış din insanları dinsizliğe götürür. İslam’ı olduğundan başka gösterip, olması gerektiği gibi değil, yanlışlar ve yamalarla dolu bir şekilde uygulayınca da insanları yanlışa götürdü.”
1970'li yıllarda Arap ülkelerinin petrolü kısmasıyla Lübnan'da ekonomik çöküş, sosyal patlamalara neden olmuş, din ve mezhep ayrılıklarının tetiklemesiyle ülke hızla iç savaşa ve dinsel kargaşalara sürüklenmiştir.
Beyrut, halkın bir kısmının özgürlük ve adalet arayışını, din hakkındaki yanılsamalarını şöyle anlatır:
İşte lanetli Karl Marks...
Kim izin verdi Lübnan'a gelmesine? Hangi Lübnan konsolosluğu giriş vizesi verdi ona? Niçin kontrol etmediler çantalarını havaalanı gümrüğünde?
Bu lanetli Karl Marks evimizi yıktı, kadınlarımızı dul koydu, çocuklarımızı yetim kıldı. Lübnan toplumunun tarihsel bağlarını kopardı. Onu asla sevemem.
Asla sevemem onu. ....
Allah'ın yarattıklarına neden karışıyor Karl Marks? Neden tanrısal gidişi değiştirmeye kalkışıyor?
Karl Marks bizi şereflendirdikten; seyyar satıcıların, inşaat işçilerinin, liman hamallarının, servis şoförlerinin, sakız ve piyango bileti satıcılarının dostu olduktan sonra; işçi sendikalarına, öğrenci birliklerine üye olduktan sonra her şey sarsılmaya başladı. Ayaklar, düşük insanlık koşullarının değişmesini istemeye başladı. Öfke patladı. Mazlumlar zulümlerden Allah'ın sorumlu olmadığını kavradılar. İnsana zulmeden, derisini yüzüp yiyen yine insandı.
1975-1976 iç savaşı, Lübnan sağcı güçlerini (Lübnan Cephesi) Lübnan Ulusal Hareketi (LNM) olarak bilinen reformist bir koalisyona ve Filistinli müttefiklerine karşı karşıya getirdi. Savaşın temel sorunu, Lübnan'daki siyasi statükonun korunması veya değiştirilmesiydi.
İç savaşı şöyle anlatır kitap:
"Yetmişlerde uyandığımda yeryüzünün ezilenlerini odamın pencerelerine arbışır, yatağımın altından çıkar buldum."
Ve Lübnan'ı değerli resimler, masal motifleri taşıyan yeşil bir Kaşan Seccadesine benzetir oluşan siyasi oluşumları ise ona sahip olmak isteyenler olarak nitelendirir. Şimdi bu seccade üzerinden Lübnan'ın iç savaşına bir göz atalım:
“Ama zümrüt renkli güzel seccadenin üzerinde oturanlar seccadenin değerini -çok yazık- bilmiyorlar, onun sanatsal ve tarihsel değerine ilişkin hiçbir fikre sahip değiller.”
Seccadenin üzerinde birbirlerini boğazlıyorlar ve fıstıkiye kan kızılı karışıyor. Öyle ki en yetkili uzman bile seccadenin asıl rengini bilmemekte mazur görülebilir.
Onlar, üstünde saldırgan, vahşi, öldürücü bir savaşa tutuşuyorlar, ellerindeki silahlardan daha tehlikeli öldürmelere girişiyorlar. Öyle ki kurşun, füze ve bomba delikleri, üzerindeki nakışlardan daha çok oluyor.
Mülkiyet ve miras konusunda anlaşamıyorlar. Birincisi, ortasını istiyor. İkincisi kenarlarını istiyor. Üçüncüsü püsküllerine hayran kalıyor. Dördüncüsü cebinden bir makas çıkarıyor. Sorunu çözmek için onu bir kalıp peynir gibi eşit parçalara ayırmakla tehdit ediyor.
Ben sormak istiyorum; öldürüşenlerin ne kazancı olacak sonunda, parçalanmış, makaslanmış, yakılmış bir seccadeden?
Bir milyon kurşunla delinmiş bir seccadeyi kazanan, ne yarar sağlar?
Herkesi alır bu seccade; herkesi sarmaya, herkesi mutlu etmeye yeter. Lübnanlıların tarihsel miraslarından, ulusların kalan, sahip oldukları son şey bu seccade. Şimdi seccadeye kibrit çöpleri atanlar, üzerinde sigaralarını söndürenler, aslında sigaralarını uyuyan bir kız çocuğunun gözlerinde söndürüyorlar."
Lübnan aydınlarının bu savaş karşısındaki duyarsızlığını, siyasi organlarının işlevsizliğini eleştiriyor. İç savaş kızışıyor Lübnan ekonomik bir bunalım içinde ve halk yoksulluk içinde kıvranır vaziyette ve Beyrut şöyle betimler durumu:
“Lübnan’da siyaset makinası dışında her şey elektrikle çalışır. O ise hala on sekizinci yüzyılın buharlı trenleri gibi odunla ve buharla çalışıyor.”
Lübnan'ın siyasal aklı da ticari aklı gibi olsaydı, Birleşik Devletler bugün Lübnan askerlerinin, topraklarından çekilmesini isterdi. Lenin bugün Moskova'da Venicia otelinde müdür olarak çalışıyor olurdu. Stalin Leningrad'da Yıldızlar Lokantasında şef garsonluk yapardı.
Ancak Lübnan'ın siyasal aklı, parlamenter hayatın başından beri Necme meydanındaki İyi Uykular otelinden dışarı çıkmadı.
"Caddeye bakan penceremi açıyorum. Eski caddemiz gitmiş. Taşını, kaldırımını toplayıp torbasına koymuş ve gitmiş.
Burada insan bulunduğuna dair bir iz yok. Kediler ve köpekler döküntü yığınları üstünde saltanatlarını tek başlarına icra ediyorlar. Sinekler tüm sokağa çıkma yasaklarıyla alay ederek mezbeleler üstünde uçuşlarını gece gündüz sürdürüyorlar. Kentin sakinleri nerede? Balık mı yuttu onları?”
Ve Beyrut ölüyor..
Bir kent işgal edildiğinde, bombalandığında, dindaşları tarafından yalnız bırakıldığında, yağmalandığında ve İsrail oraya girdiğinde; geriye ne kalır ki o kentten?
Yazar bunu mükemmel edebi bir dil ve yanan hislerle anlatmış:
Ben Beyrut. Yüzüklerini, bileziklerini, gerdanlıklarını suda yitiren su kraliçesi...
Ben Akdeniz'in ayak altına düşen incisi...
Ben mitolojinin cıva ile zehirlenmiş mavi balığı...
Ben; ilencin, şeytanların, korsanların; denizcilerini boğazlamak, hazinelerini yağmalamak üzere kovaladığı gemi...
Ben particiliğin kazurat kanallarında yüzerken boğulup ölen suçsuz kız çocuğu...
Ben yavrularına fırından bir kilo ekmek alırken belinden hançerlediğiniz Şems (Güneş).
Ben Beyrut. Sizin mermi şeridiyle, ahşap tabutla, ölüm ilânıyla değiş tokuş ettiğiniz, hak etmediğiniz sevgi şiiri...
……
Sonra kül devri geldi...
Haydutların, kan dökücülerin devri.
Asalakların, anarşist- lerin devri.
Çılgınlığın ve çılgınların devri.
Kuşların gökyüzüne, bulutun yağmura, denizin balıklara, elmanın sağ yanağının sol yanağına, üst dudağın alt dudağa, Feyruz'un sesinin Feyruz'a karşıt olduğu devir geldi.
Güneşim denize düştü işte. Sarhoşlardan birinin suya attığı boş bir rakı şişesi gibi.
Dünya gazetelerinde otuz yaşlarında bir kadının cesedini dalgaların kıyının kumlarına attığına dair bir haber okursanız bilin ki canına kıyan o kadın benim. Beyrut...
Beyrut’u okumanız, lübnan’ı ve bilhassa tüm Orta doğu’yu, işgalleri, zulümleri araştırmanızı isterim. Öylesine yazılmış şiir kitabı değil Beyrut, çırpınışların duyurulamadığı zaman ses olabilme çabasıdır.
Kitapta Allah (cc) inancı ile olan bölüm ve tüm insanların kardeş olabileceği, Allah’ın (cc); bir insan iyi ahlaklı, doğru olduktan sonra dini inancı fark etmeden herkesi sevebileceği gibi birkaç bölüm var. Bilinmesi gerekir ki; Allah sadece iman eden müminleri, müslümanları sever. Kafirleri asla sevmez. (islamveihsan.com/ayetlerle-allah... ) Bununla ilgili ayetler vardır. Ve Allah her şeye karışır, dine de devlete de siyasete de. Karıştırmadıkları için, kendi mükemmel zannettikleri akılları ile hakikati, adaleti doğruyu bulacaklarını zannettikleri için bugün tüm dünya kaosun içinde. Bir de dünyayı elde etme hırsı…
Kabbani’nin daha doğrusu Beyrut’un deyimi ile:
“Peki niçin insan kraldan çok kralcı olmaya çalışıyor?”
Kitabı okurken, medrese yıllarımda Orta Doğu dersini işledikten sonra sürekli dinlediğim ve çok sevdiğim bir ezgi geldi. Dinlemek isterseniz:
youtube.com/watch?v=KxrPu4d...
İyi okumalar…
Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için: dergipark.org.tr/tr/download/art...