Annem bana eski dünyadan bahsetti. Başka türlü bir dünyaymış. Kirli. "𝘏𝘦𝘳 𝘴̧𝘦𝘺 𝘢𝘧𝘧𝘦𝘥𝘪𝘭𝘪𝘳 𝘢𝘮𝘢 𝘶𝘯𝘶𝘵𝘶𝘭𝘮𝘢𝘻" 𝘥𝘦𝘥 𝘢𝘯𝘯𝘦𝘮. Gözlerindeki karanlık normalden daha büyüktü. Kelimeleri, dalgalar gibi aktı. Her şey o anki hâliyle iyiydi. Her şey kendi yerini kaplardı. Şimdi, burada olduğu gibi, geçmişte de. Böyle konuştuğunda ona bir hâl olurdu. İçinde, derinde olan bir şey için beni cezalandırır gibi. Onu merkezinden çeken bir şey, doyurulamayan bir açlık gibi. Dünden, gözlerinin önünde yaşanıyor gibi bahsederdi. Bugün sadece bir perdeymiş, onun için gerçek olanı örtüyormuş gibi. Eski dünya bir hayalet gibi ona musallat oldu. Ona bir rüyada, yeni dünyayı yavaş yavaş nasıl yaratacağını söyledi. Hiçbir şeyin değişmediğini böylece anladım. Her şey eskisi gibi kalırdı. Tekerlek bir çember içinde döndükçe dönerdi. Bir yazgı diğerine bağlıydı. Bir ip, kan gibi kırmızı, bütün amellerimizi birbirine bağlayan. Bu düğüm açılamaz. Ama kesilebilir. O, bizimkini kesti. En keskin bıçakla. Yine de kesilmeyen bir şey kaldı geriye. Görünmez bir bağ. Çoğu gece çekiştirir bu bağı. Sonra hiçbir şeyin bitmeyeceğini bilerek sıçrayarak uyanırım. Her şeyin baki kalacağını.