İnsanın Anlam Arayışı/Viktor Emil Frankl/166 sayfa/ Yazar: Viktor Emil Frankl (26 Mart 1905 - 2 Eylül 1997/ 92 yaşında vefat)
Holokost'tan kurtulan Yahudi nörolog ve psikiyatr ve psikoterapist / Profesör
Psikoterapi ve psikiyatrik muayene arasındaki en önemli fark psikoterapinin konuşma tedavisi olması, psikiyatrik muayenede ise ilaçla tedavinin uygulanmasıdır.
Holokost, Nazi Almanyası rejimi ile onun müttefikleri ve işbirlikçileri tarafından Avrupa'daki altı milyon Yahudiye karşı devlet desteğiyle sistematik olarak gerçekleştirilen zulüm ve katliamları ifade eder. Holokost, Avrupa genelinde 1933–1945 yılları arasında kademeli olarak gelişen bir süreçtir.
İnsanın Anlam Arayışı” kitabı 1945 yılında yazılmıştır. Yazar 41 yaşındayken.
1942 yılından 1945 yılına kadar ailesini kaybettiği Auschwitz ve Dachau’daki Nazi toplama kamplarında yaşamıştır.
Babası, annesi, erkek kardeşi ve karısı bu toplama kamplannda ölmüş ya da gaz fırınlarına gönderilmiştir ve bu nedenle kız kardeşi hariç, ailesinin tamamı yok olmuştur.
Kapo veya esir görevlisi, (Gardiyan) Nazi kampında zorla çalıştırmayı denetlemek veya idari görevleri yerine getirmek üzere görevlendirilen mahkûma verilen isimdir.
Krematoryum, cesetlerin yüksek sıcaklıklarda yakıldığı yer.
Olsa olsa iki yüz kişiyi alabilecek şekilde inşa edilmiş bir barakaya bin beş yüz tutuklu tıkıştınlmıştı. Üşüyorduk, karnımız açtı ve uzanmak şöyle dursun, oturmak için bile herkese yetecek yer yoktu. Dört gün boyunca tek yiyeceğimiz, yüz elli gramlık bir ekmek parçasıydı.
“Müslüman’ tabiriyle neyi söz konusu ettiğimizi biliyor musunuz?
Perişan, kendini bırakmış, hasta, bir deri bir kemik görünen ve fiziksel olarak daha fazla çalışamayan... işte böyle birisine ‘Müslüman’ deriz. Er ya da geç, genellikle kısa bir süre içinde, her ‘Müslüman’ gaz odasını boylar.”
??Size göre neden başka bir şey değil de
“Müslüman” diye tanımlamışlar?
“Benzer şeyler yaşamayan birisi,
açlıktan ölmek üzere olan bir insanın yaşadığı, ruhu yok eden o zihinsel çatışmayı ve irade gücünün ezilişini kolay kolay kavrayamaz.”
“Dünyada hiç bir şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an için de olsa, sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım. Tam bir yalnızlık konumunda, insan kendini olumlu eylemle dile getiremediği, çektiği acılara doğru bir tavırla -onurlu bir tavır la- katlanmaktan başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı zaman, sevdiği insana ilişkin içinde taşıdığı imgeye sevgiyle yoğunlaşarak doyuma ulaşabiliyordu.”
“Özgürlüğümüze kavuştuktan aylar sonra, eski kamptan bir arkadaşa rastladım. Kamp polisi olarak, ceset yığınlarının arasında, bir parça insan eti arandığını anlattı. Ateşin üzerinde bir kazanda gördüğü insan etine el koymuş. Kampta yamyamlık başlamış.”
Zengin ve güçlü bir İranlı, bir keresinde hizmetçilerinden birisiyle bahçede geziniyormuş. Hizmetçi, az önce kendisini ölümle tehdit eden Azrail ile karşılaştığını ağlayarak anlatmış. Efendisine, çabuk yol alması halinde aynı akşam varabileceği Tahran’a kaçmak için en hızlı atını vermesi
için yalvarmış. Efendisi razı olmuş ve hizmetçi doludizgin yola koyulmuş. Efendi eve dönerken kendisi de Azrail’e rastlamış ve sormuş: “Neden hizmetkârımı korkutup tehdit ediyorsun?” Azrail yanıtlamış: “Onu tehdit
etmedim; sadece, onunla bu gece Tahran’da buluşmayı planlarken, onu hâlâ burada görmek beni şaşırttı.”
“Haftalarca sonra, son saatlerde bile, kaderin geride kalan biz birkaç tutukluyla nasıl oynadığını anladık. İnsan kararlarının, özellikle de ölüm-kalım konularında ne kadar belirsiz olduğunu gördük. Bizimkinden pek de uzak olmayan küçük bir kamptan alman fotoğrafları gördüm. O gece özgürlüğe gittiğini düşünen arkadaşlarımız bu kampta kamyonlardan indirilip barakalara kapatılmış ve barakalarla birlikte ateşe verilmiş. Fotoğrafta, kısmen kömür olan vücutları seçebiliyorduk.”
Yorum: Halbuki arkadaşlarıyla beraber kamyona binemedikleri için çok üzülmüşlerdi.
“Fiziksel nedenlerin yanı sıra,
belli kompleksler halinde ruhsal nedenler de bulunuyordu. Tutukluların çoğunda bir tür aşağılık kompleksi vardı.
Hepimiz bir zamanlar “birisiydik”, şimdi ise bize kesin anlamda birer hiç gibi davranılıyordu.
Yorum: Size yabancı gelmiyor değil mi?
Kapolar’dan (gardiyan) birisi için şunu söylediğini duymuştum:
“Bir düşünsene! Bu adamı,
küçük bir bankanın genel müdüründen başka bir şey olmadığı zamanlardan tanıyorum. Bu dünyada bu kadar yükselmesi bir talih değil mi?”
Genç hanım, birkaç gün içinde öleceğini biliyordu. Ama bunu bilmesine karşın, oldukça neşeliydi. “Kaderin beni böylesine ağır bir şekilde ezmesine minnettarım,” dedi. “Daha önce şımarık bir insandım ve tinsel başanyı ciddiye almıyordum.” Barakanın penceresinden dışarıyı göstererek, “şu ağaç, yalnızlığımı paylaşan tek dostum,” dedi. Pencereden, bir kestane ağacının sadece bir dalını görebiliyordu; dalın üzerinde iki çiçek açmıştı. “Bu ağaçla sık sık konuşuyorum,” dedi. Şaşırdım ve sözlerini neye yormam gerektiğini bilemedim. Hezeyan mı yaşıyordu? Ara sıra halusinasyon (yanılsama) mı geçiriyordu? Kaygıyla, ağacın kendisine karşılık verip vermediğini sordum. “Evet,” dedi. Ona ne söylüyordu? Genç bayan yanıtladı: “Bana, ‘Buradayım. Buradayım. Ben yaşamım, sonsuz yaşam,’ dedi.”
Nietzsche’nin şu sözleri, tutuklularla ilgili her türden psikoterapi ve koruyucu ruh sağlığı çabalarının yol gösterici parolası olabilir: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a katlanabilir.”
Yaşamında hiçbir anlam, amaç, hedef göremeyen ve bu nedenle sürdürmeyi anlamsız bulan kişinin vay haline! Kaybetmesi uzun sürmeyecek tir. Bu tür bir insanın her türden yüreklendirici tartışmayı reddet mek için verdiği tipik karşılık şöyle oluyordu: “Artık hayattan
beklediğim hiçbir şey yok.” Buna nasıl bir yanıt verilebilir ki?
“Çok katı olan bir kamp kararı,
intihara kalkışan birisini kurtarmaya yönelik çabaları kesinlikle yasaklamıştı.
Örneğin, kendini asmaya çalışan birisini kurtarmak yasaktı.
“Beni öldürmeyen şey,
beni daha da güçlü kılar.”
Nietzsche
“Bir keresinde, pratisyen hekim olarak çalışan yaşlı birisi yaşadığı ağır depresyon nedeniyle bana geldi. İki yıl önce ölen ve her şeyden çok sevdiği karısını kaybetmeye alışamamıştı.
Ona nasıl yardım edebilirdim? Ona ne söyleyebilirdim? Bir şey söylemekten kaçındım, ancak onu şu soruyla karşı karşıya getirdim:
“Sen ondan önce ölseydin ve
karın seni yaşatmak zorunda olsaydı ne olurdu Doktor?” “Ah!” diye karşılık verdi, “Bu onun için korkunç olurdu; ne kadar acı çekerdi!”
Bunun üzerine, “Görüyorsunuz ya Doktor, onu bu acıdan kurtaran sizsiniz; elbette bunun bedeli de şimdi sizin onu yaşatmak ve yasını tutmak zorunda olmanız,” dedim.
Tek kelime etmeksizin elimi sıktı ve büromdan ayrıldı. Her nasılsa acı, bir özverinin anlamı gibi, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkıyor.”
“Acının kaçınılabilir olduğu durumlarda yapılacak en anlamlı şey, ister ruhsal veya fiziksel, ister politik olsun, acıya yol açan nedeni ortadan kaldırmak
olacaktır.
Gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil,
mazoşistçe bir tutumdur.”
Toplama kampındaki çoğu kişinin sorusu şöyleydi: “Bu kampta hayatta kalacak mıyız?
Kalmayacaksak, bütün bu acıların hiçbir anlamı yok.”
Benim sorumsa şuydu:
“Bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı?
Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok! Çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez.”
Son zamanlarda psikiyatriste giden
insanlardan bazıları eskiden papaza,
rahibe ya da hahama giderdi.
Şimdi ise çoğunlukla bu insanlar
papaza gitmeyi reddetmekte,
bunun yerine doktoru,
“Yaşamımın anlamı ne?”
gibi sorularla karşı karşıya
bırakmaktadır. (age)
“Belki de
acıların hiçbiri
boşuna değildir.”
Çelişik niyet tekniği ayrıca uyku bozukluğu olaylarında da uygulanabilmektedir.
Uykusuzluk korkusu, uyumaya yönelik aşın bir niyete yol açar.
Bu da dönüp, kişinin uyumamasına neden olur.
Bu korkunun üstesinden gelmesi için genellikle hastaya kendini uyumaya zorlamamasını, bunun yerine tam tersini denemesini, yani yatakta olabildiğince çok uyanık kalmaya çalışmasını öğütlerim.
Başka bir deyişle, uyumamaya ilişkin beklentisel kaygıdan kaynaklanan ve uyumaya yönelik olan aşın niyetin yerini, uyumamaya yönelik çelişik niyetin alması gerekir; bu durumda hasta çabucak uyumaktadır.
İşsiz olmak, yararsız olmakla eşleştiriliyordu, yararsız olmak ise anlamsız bir yaşam sürmekle. Sonuç olarak hastaları, gençlik demekleri, kamu kütüphaneleri ve benzeri işlerde gönüllü çalışma konusunda ikna etmeyi başardığımda, bolca sahip olduklan boş zamanlannı ücretsiz, ancak anlamlı bir uğraşla doldurmaya başladıkları an, ekonomik durumlarının değişmemesine ve duydukları açlığın aynı olmasına karşın, yaşadıkları depresyon ortadan kalkıyordu. Bundan çıkan gerçek, insanın sadece refahla yaşamadığıdır.