Ana karakterimiz olan Quint, Almanya'da sunuculuk yapan bir erkek. Christine isimli akıllı, çalışkan, disiplinli bir karısı ve Julian adında 4-5 yaşlarında küçük bir oğlu var. Evli çiftimiz işlerinden ötürü yoğun oldukları için Julian'a bakması için Helen adında bir bakıcı tutuyorlar. Kum Adam da Helen'in ansızın ortadan kaybolması ve Quint'in onu bulmak için peşine düşmesiyle başlıyor.
Sinir bozucu ama, elbette Helen'in peşine onu sevdiği için düşüyor. Neden sinir bozucu?
Çünkü evli iken tutup da kızı yaşındaki Helen'e âşık oluyor. Christine'in zaten kendisini aldattığını düşünüyor ve uzun zamandır kendisinden epey uzaklaştığını, çoğunlukla yüzüne tiksinircesine baktığını bahane ederek Helen'e âşık oluyor beyimiz.
Ama nasıl aşk var ya? Şaşar kalırsınız. :D Geliyorum oraya şimdi.
Helen 1 sene boyunca Julian'a bakıcılık yapıyor ve sonra bir anda ortadan kayboluyor.
Quint de karısı Christine iş için evden uzaklaştığında Helen'i bulabilmek için oğlu Julian'ı da alıp Tunus'a gidiyor. Burada Helen'in kaldığı oteli buluyor ve oteli işleten kadına Helen'in amcası olduğunu, onu aradığını söylüyor. Kadın da Helen'i uzun süredir görmediği için normal karşılıyor ve genç kızın her zaman kaldığı odayı Quint'e veriyor. Bir de Helen, Quint'e verilmesi için notlar bırakmış. Kadın, bu notları da Quint'e veriyor.
Kum Adam'da hem Quint'in ağzından Helen'i bulma yolundaki serüvenini hem de notlar aracılığıyla Helen'in ağzından Quint'e karşı 1 yıl boyunca hissettiği duygularla birlikte Tunus'ta onu gözetlediği anları okuyoruz. Çünkü Helen, Quint'in Tunus'a geldiğini biliyor ve onu izliyor. Yeni notlar da yazarak onları Quint'e ulaştırıyor.
Aslında bayağı akıcı ilerleyen bir kitap ama asıl sinirimi bozan noktayı şimdi söylüyorum.
Helen önce baba şefkati duyduğu için Quint'e yaklaşıyor, onu bir baba gibi görünüyor ancak sonrasında âşık oluyor ve en son Christine'e Quint ile dans ederken yakalandığı için utanıp Tunus'a kaçıyor. Onu sevmekten vazgeçemiyor. Quint de Helen için Tunus'a geliyor ama onu aradığı hâlde, hem karısını hem de Helen'i oteli işleten Melrose ile aldatıyor.
Ne büyük sevgi ama?!
Üstelik 1 defa da değil, Helen'i ararken Tunus'ta bulunduğu her gece. Hatta onu defalarca kez görse ve Helen'in de kendisini gizlice seyrettiğini bilse bile!
Yahu Tunus'ta geçirdiği son gece bile! Helen'i bulup onunla konuşamadan gidecek beyefendi, ama sabah Melrose'un kollarında uyandığında Melrose'u sevdiğini fark ediyor! Sonra çok geçmiyor ki Quint beyimiz asıl sevdiği kişinin yalnızca oğlu Julian olduğunu anlıyor! Sonra da onu kaybediyor salak. :D (Çok pardon.)
Yetmiyor bir de otelde çok iyi anlaştığı Alman doktoru hırsla öldürüyor ya da öldürdüğünü düşünüyor çünkü bayağı hırpalayarak adamı kanlar içerisinde bırakıp gidiyor.
Kaybolan oğlunu delicesine arayıp dururken Helen'den notlar gelmeye devam ediyor. Hatta Julian'ı Helen'in bulduğunu da notlardan anlıyoruz. Quint efendi ise oğlunun Helen ile birlikte gelmesini heyecanla bekliyor.
Sonu bence çok saçma bitti. "Eee, ne oldu yani şimdi?" dedim ve bir anda kurgudan çıkarılıp boşluğa bırakılmış gibi hissettim.
Ayrıca aklıma takılan pek çok mantıksız sahne de oldu. Ouint'in karısı Christine sürpriz yapmak için Tunus'a geliyor hatta Quint bunu Helen'in notlarından okuyor. Öyle haberi oluyor ama Christine ile hiç karşılaşmıyorlar. Christine nereye kayboldu?
Doktorun kitabın sonuna doğru söyledikleri doğru muydu? Helen ölmüş müydü ve notları gerçekten de Helen yerine doktor mu yazıp bırakmıştı? Ama son notlar geldiğinde Helen'in yaşadığı barizdi ve Quint bey bundan büyük bir sevinç duymuştu.
Aklı karman çorman eden bir kitap. :D
Özellikle sonlara doğru kitap o kadar oldu bittiye getirilmişti ki, her şey daha da anlamsızlaştı. Okuduğumu anlayabilmek için büyük bir çaba sarf ettim ama yok, olmadı. :D Belki de kitap çok yormuştu ve sırf bu yüzden algım kapanmıştı, anlayamamıştım. Bilemiyorum.
Her hâlükârda ben kurguyu sevemedim. Çok daha güzel ilerleyip çok daha iyi bitebilirdi. O potansiyel vardı ama bir yandan, Quint asla sevmediğim bir ana karakterdi. Karısı varken yaşlı başlı hâliyle gencecik Helen'i seviyor, onu bulabilmek için Tunus'a gidip onun kaldığı otel odasında kalıyor, Helen'in notlarını okuyup onu bulabilmeyi bekliyor ama her gece Melrose ile yatacak kadar da aşağılık bir karaktere bürünüyor. Sonra çıkıp diyor ki, ben galiba Melrose'yi seviyorum. Saatler geçmiyor, yeniden Helen için çarpıyor yüreği!
Allah böylelerinden korusun. Okurken hep tiksindim ve Quint'ten nefret ettim.
Öte yandan Helen, Tunus'ta yüzünü ve bedenini kapatarak gezmeye başlamıştı. Kimsenin yüzüne, bedenine utanç duyabileceği tiksindirici bakışlarla bakmasını istemediği için kapanarak geziyordu.
Üstelik kızın yalnızca dans ederken Christine'e yakalanmasıyla birlikte duyduğu utanç öylesine büyük ki, Tunus'a gitme sebebi sırf duyduğu utanç! Böylesine bir şeyden bile o kadar utanıyor ki, yüzünü kapatmak istiyor. Yüzünü devamlı kapatabileceği bir yere gitmeyi arzuluyor ve Tunus'u seçiyor.
İyi ki de gidip kaçıyor çünkü bu Quint, Helen'in tırnağını dahi hak etmiyor. O kadar alçak benim gözümde.