Dünyanın bu kitapta geçen yerlere çok uzak olan bir bölgesinde trenle giderken okuyordum “Duygularını Pişiren Kadın” kitabını. Kafamı kitaptan kaldırıp camdan dışarı bakınca su altında kalmış tarlalar gördüm. Bir an Uzak Doğudaymışım, çeltik tarlalarını, bambu şapkalarıyla çiftçileri, köyleri görecekmişim gibi hissettim. Sonra bizim memleketin köylerini, köylüsünü, geleneklerini düşündüm.
Kilometreler arttıkça insan değişir sanıyoruz. Uzak Asyalılardan, Amerikalılardan ya da ne bileyim Afrikalılardan çok farklı olduğumuzu düşünüyoruz. Ben bu kitabı okurken şunu farkettim ki aslında mesafeler değil içinde yaşanan şartlar belirliyor kimlerin kimlere benzeyeceğini. Geleneksel ve kapalı toplumların hepsi birbirine benziyor, çağın değerlerini kavrayabilmiş toplumlar da öyle. Benzer yerlerden bükülüp kırılıyorlar, özellikle kadınlar. Yer yer Vietnam yerine Türkiye’yi okuyorum sandım.
Kitap, Vietnam’dan Kanada’ya göçen Man’ın hayatından sunduğu kesitlerle okuyucuya adeta anlatıcının günlüğünü okuyor hissi veriyor. Her bir bölümün başlığına Vietnamca da yer verilmesi çok güzel bir detay. Arka planda büyük acılar, önde ise sıcacık insan dokunuşları var. Nefes alışının bile fark edilmemesini isteyen Man’ın yanında dokunduğu her şeyi değiştiren, güzelleştiren her eve lazım bir kız kardeş Julie ve Man’a annelik eden Maman. Kitapta mekan da önemli bir rol oynuyor, çıkardıkları hikayeli tarif kitabı da. Ve yer alan unsurlardan en önemlisi: aşk… “Gerçekten böylesi var mı?” dedirten türden kocaman bir aşk…
instagram.com/cityreadersmag