"Biyoloji kadınlar için kader değildi!" Gülnur Savran'ın 'Feminist Teori ve Erkek Şiddeti' adlı makalesinde de yazdığı gibi toplumsal yaşamın entegre etmesi ile cinsiyet rolleri arasında bağlam vardır ve erkekler aile, eğitim, mesleki grup (asker, polis vb.) gibi alanlarda şiddetle ve saldırganlıkla özdeşleştirilmektedir. Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri olan kitapta da babanın -yazarın babasının-, hatta babaların, daha sonra ise büyük oğulun sergilediği davranışlar, şiddetin bulunduğu çevrede dayadığı bir özdeşleştirme olayı ile birlikte görülür. Ancak, daha sonrasında yazar çevresinin değişimi ardından şiddeti ve şiddetin çeşitliliğinin farkını gözlemleyebildiğini de biz okuyuculara iletmiştir. Bu da demektir ki sosyal statü farklarında şiddet hiçbir zaman kaybolmaz, gizli kapılar ardında, özde bir yerde ve yöntem değiştirerek bir şekilde var olmaya devam eder.
"Birçok feminist, erkek şiddetini erkeklerin anatomik yapılarından, penislerinden kaynaklanan bir eğilime bağlıyordu. Buna karşılık, kadınların doğurganlıkları, anne olma, 'yaşam veren' olma özellikleri, onların doğayla uyumlu, barışçıl bir 'tür' olmalarını sağlıyordu." Peki bu barışçıl türün özgür iradesi yok muydu veya neden şiddete maruz kalan taraf zorunluluğunu taşıyordu? Bu ilgili makalede yer alan örnekle ilişkilendirdiğimiz zaman, kitaptaki bir anıyı tekrar etmek istiyorum. Monique, oğluna -yani yazarın kendisine- artık yapabildiğini, babasını terk edip kurtulabildiğini mutlulukla söyler ve onu evden dışarı, yani makalede de belirtildiği gibi; kadının barışçıl, yaşam veren, doğurganlıkla oluşturduğu yuvadan attığını iletir. Dolayısıyla erkeğin şiddetle özdeştirilmiş olan cinsel kimlik belirtisi hadım edilir. Hadım sonucu şiddet ortadan kaybolur ve Monique artık mutludur, dahası yeni bir çevreye ve benliğe kucak açar.
Yazar, homoseksüel biridir. Bunu belirtmemin sebebi; anne ile bağı arasındaki uyum ve çatışmada belirleyici bir rolü olmasıdır. Yazar çocukluğunda ve ergenlik yıllarında annesiyle yaşadığı anılardan bahsederken, sürekli çatışma halinde olduklarını gözler önüne sermektedir. Annenin mutluluğuna duyulan kıskançlık, onun sefalet rutininde kaybolduğunu görme öfkesi, çocuk üzerinde anneye karşı gizli bir düşmanlık tutmaktadır. Ancak, yan okuma yaptığım makale ile de şu şekilde bağdaştırabiliriz; bence, çocuğun çatışma zamanı biyolojik olarak manidardır. Çünkü tam da yazarın cinsel kimliğini tanıma ve kendi kayboluş sürecine denk gelmektedir. Bu sebeple yazarın savaşı ve çatışması da aslında anneye veya yoksulluğa değil, kendi şiddet ve penis bağlamınadır. Yazar da tıpkı makalede belirtildiği gibi bir toplumsal çevrede büyüdüğü için şiddetle özdeşleştirilmeyi öğrenme sürecinden geçer ve bunu annesine yansıtır. İleri yaşlarda ise kendi hadım olayı faale geçer ve anne ile bağ tekrar samimi olarak kurulur, hatta anneyi çok daha fazla anlar, içselleştirir ve anlamlandırmak ister.
Kitabın kesinlikle okunması gerekiyor, çünkü toplumda normalleştirilen bu rutinin, aile içerisinde yaşanan yorgun düzenliliklerin, bireylere ve onların iç dünyalarına inildiğinde ne gibi köklü değişimlere sebep olduğunu göstermek için en ideal örneklerden biridir. Bu kitap çok daha iyi gözlem ve empati yapabilmemizi sağlayacak ve daha önemlisi, Monique gibi pek çok kadın, okurların gözünden farkedilebilecek. Bunun değişimi ise önce annelerimizden, sonra ise gelecek nesillerimizin sürekliliği ile olacaktır. Keyifli okumalar dilerim!
Makaleyi de yan okuma olarak okumak isteyenler için: Gülnur Savran - Feminist Teori ve Erkek Şiddeti