Puan vermedi·88 syf.····Okunma: 02 Ocak 2025 22:58 Victor Hugo'nun büyük eseri olan Sefiller'i okurken artık okumam lazım gelen Fransız İhtilali'ni elime aldım. Hugo'nun karanlık çağ diye nitelendirdiği 1700'lü yılları beynimde aydınlatmanın zamanı geldi.
Sefiller'de, Victor Hugo din adı altında piskoposların, rahibelerin, Papa'nın Fransız toplumları için nasıl bir karanlık devrin aktörleri olduğunu dile getirir. Özellikle bunu dış dünyaya ölümüne kapalı olan Bernardin-Benedikten Manastır'ı özelinde anlatır. Böylesi manastırların hem Fransız hem İspanyol toplumların ilerlemesine ket vurduğu, onları karanlığa mahkum ettiğini ve aydınlanmanın ancak böylesi manastır ve kiliselerin fikren ve maddi olan yıkılması ile mümkün olduğunu bize aktarır.
Manastırlar, özellikle de antik kadınlar manastırları İtalya, Avusturya ve İspanya da Ortaçağın kalıplaşmış ve yıkılması zor olan şekillerinden biridir. Artık bunları yıkmanın zamanı gelmiştir. İşte Sefiller gibi dünya edebiyatları için mihenk taşı olabilecek bir eseri böylesine önemli bir olay için yarısında bekleyip, insanlık için aydınlık çağının ne anlama geldiğini anlatan bu esere başlamak istedim.
Emrah Safa Gürkan'ın çok derine inmeyen anlatımı ve hikayeleştime şekli hoşuma gitti ama en çok hoşuma giden ise birçok resmin daha önce başka yerde kullanılmayıp burada kullanılmasıydı.
Fransız İhtilali başta Fransız halkı için bir kurtuluş olarak göründü. Kişisel hakları güvence altına almak, eşitlik, özgürlük getirmek ve dini sömürüye son vermek amaçlanmıştı. Halk kendi üzerinde olan baskıya son vermek istedi. Ama gücü sonradan eline geçiren ve gücün farkına varamayan bu insanlar ihtilali kendi emelleri uğruna çevirerek kanlı bir tarih yaşattılar.
Her ne kadar ihtilalin özelinde ekonomi ve maliye gibi unsurlar olsa da bunları daha önce izleyen bir dizi olaylar cereyan etmektedir. Kültürel, sosyal, dini ve burjuvazi gibi bozulan unsurlar bu ihtilalin oluşması için yeterli nedenlerdi. Bir otorite boşluğunun meydana geldiği noktada Fransız hükümeti, olabildiğince imtiyazları esnetip kendi varlığını korumaya çalışmıştır ki işin sonunda içinden çıkılmaz bir boyuta gelmiştir bu imtiyazlar.
Fransız Hükümeti ise teokratik anlayışla yönetilen ve yapılan her türlü davranışın Tanrıdan geldiğine inandırılan ve bunların sorgulanmaması gereken bir anlayışla halkının üzerinde baskı kurar.
Daha sonra Fransa Halkının okuma oranı arttıkça monarşi ve kilise gibi geleneksel kurumlara olan güven tartışılmaya başlanır. Neden çünkü artık okuyan bir halk vardır. Her nasıl olursa olsun artık başka ülkelerden kitaplar gizli şekilde ülkeye girip, halkın fikir dünyasının açılmasına yardım ederler.
Fransa hükümetinin, kendi şürekasının bile inanmadığı monarşi rejiminde dipten bir çatırdama duyulmaktadır ve bu çatırdama edebiyat ve sanatın halkı uyandırması ile mümkün olmuştur. Buna vesile olan eser ise burjuvazinin tepetaklak olmasına yol açan ''Figaronun Düğünü'' adlı eserdir.
Bu karanlık dönemde kilise, devlet içinde devlet kurmuştur. Eğitimi yalnız başına ve istediği yöne çeken ve mali anlamda büyük karlar elde eden tekel haline gelmiştir. Kilise, bir dini alan olmaktan çıkıp karanlık çağın daha da karanlık olmasına yol açmıştır.
Daha sonra ise halk bu heyula düzene başkaldırarak monarşik yapının düşmesine ve daha insancıl bir hayat tarzına sahip olmak için birlikte hareket ederek kralı alaşağı ederler. Yerine ise Amerikan Bağımsızlık Savaşı kahramanlarından La Fayette'yi geçirirler. Tabi daha sonra Fayette de halkına ihanet eder. Bu artık öylesine bir krallık rejiminin değişmesi değil bir devrim niteliğindedir. Çünkü halk daha çok maliye ile ilgili alanlarda isyan eder ve vergi belgelerini yakar.
Krallık rejimi, yandaşlarını ve rüşvetçilerini her ne kadar yanında tutmaya çalışsa da başaramaz ve kaçış kaçınılmaz olur. Ama bir yerden sonra yeni gelen hükümetlerde tiranlık rejimini sürdürürler maalesef ki.
Halk için ise önemli olan yediği ekmektir. Her ne kadar bağımsızlık, baskı ve yoksulluk ön plana çıkmış olsa dahi bunlardan en önemlisi ekmektir. Halkın ekmeğine dokunulduğunda ne gibi olumsuz sonuçların doğacağına Fransa'da tanık oluruz. Halkın, her gelen meclisten ve hükümetten beklentileri, hayatın devamlılığı için gerekli baş gıda olan ekmektir.
Böylesine karanlık bir çağı aydınlatan bir halk için baskıcıların ve tiranların kafalarını giyotin sepetinde görmek ise gayet yerinde olur.