9/10
·624 syf.··
2025 1. kitabı
620 sayfalık savaş romanı; İspanya iç savaşı, faşistlere karşı cumhuriyetçiler. Aşk, yaşam, savaş, siyaset, ölüm ve insan tasvirlerinin uzunca anlatıldığı bir roman. Akıcı, dil yalın. Mağara hayatı bazen kötü çağrışımlar yapsa da roman çok iyi. Romandan bana kalanlar; -Birlikte iş yaptığınız insanlara ya tamamen güvenmeliydiniz yada hiç güvenmemeliydiniz, güven konusunda karar vermeniz gerekirdi. -İş ne kadar sıra dışıysa hayat da o kadar düzensizleşir. -Endişelenmek de en az korkmak kadar kötüydü. Yalnızca, işleri daha da zorlaştırırdı. -Ben öleceği güne kadar yaşayacak bir ihtiyarım. -Şöyle bir düşününce, en iyilerin keyfi her zaman yerindedir. Neşeli olmak her zaman daha iyidir ve bu da bir işarettir. Hala hayattayken ölümsüzlük gibi bir şeydir bu. -“Sanki seni uzun zamandır tanıyormuşum gibi konuşuyorum.” Robert Jordan, “İnsanlar birbirlerini anladıklarında böyle olur“ dedi. -Anselmo, “Evet” dedi. Çingeneler ayıların insanların kardeşleri olduğuna inanırlar. Amerika’daki yerliler de öyle dedi Robert Jordan. Bir ayı öldürdüklerinde ondan özür diler, af dilerler. Kafatasını bir ağacı asıp, oradan ayrılmadan önce affedilmeyi isterler. Çingenelerin ayların insana kardeşi olduğunu inanması nedeni postu altında ayıların insanlara çok benzemesi, bira içmesi, müzikten hoşlanması ve dans etmeyi sevmesidir. -Pablonun kadını öfkesinin hüzne dönüştüğünü ve tüm umutlarına, hayallerine gölge düştüğünü hissedebiliyordu. Bu duyguyu genç kızlığından tanıyordu; tüm ömrü boyunca bu hislere yol açan şeyleri de biliyordu. Şimdi aniden aynı duyguyu bastırmıştı ama onu uzaklaştırdı, içine işlemesine izin vermedi, ne kendine ne de Cumhuriyet’e zarar vermesine müsaade etmedi. Şimdi “yemek yiyelim” dedi. -Gece soğuktu. Robert jordan derin bir uyku çekmişti. Bir keresinde uyandığında gerilirken kızın hala yanında yattığını hissetti. Uyku tulumunun köşesine büzüşmüş, düzenli olarak hafif hafif nefes alıp veriyordu. Robert Jordan başını soğuktan, burun deliklerini donduran, yıldızlarla bezeli sert, keskin geceden tulumun sıcaklığına doğru soktu, kızın pürüzsüz omzunu öptü. Kız uyanmadı. Robert jordan başını tekrar soğuğa çıkarıp kıza sırtını vererek bir an için yorgunluğunun uzun, ağrılı tadını çıkararak, iki vücut birbirine değerken o pürüzsüz hissin keyfini sürerek öylece uzandı. Ardından bacaklarını tulumun içinde mümkün olduğunca gererek tekrar uykuya daldı. -Ama korkusu ve harekete geçmek konusundaki gönülsüzlüğü, zekasını işe yaramaz kılıyor. -Çam ağacının neyini sevebilirsin ki? Kokusunu, çam iğneleri ayaklarımın altında ezilişini. Uzun ağaçların arasında esen rüzgârı, çıkardıkları çıtırtıları. -İspanya’da sarhoşluk, şaraptan başka içki ile olunca, işleri çirkinleştirir. İnsanlar hayatta yapamayacakları şeyleri yaparlar. Senin ülkende de öyle değil midir ingles? Robert jordan, “aynen öyledir“ dedi. -Alay etmeden, adam gibi öldürsünler “ dedi. Beriki, Don Faustinoyla alay edilmesi haklı nedenleri var ama” dedi. “Her zaman maskaralık yapardı, hiçbir zaman ciddi bir adam olmadı. Ama kimsenin Don Guillermo gibi ağırbaşlı bir adamla alay etmeye hakkı yok.“ -Sıradan ayrılmış, o sırada kemer altının gölgesinde duran bir köylü tiksintiyle onlara bakarak, “çok yaşa sarhoşluk diye bağırmalılar. Yürekten inandıkları tek şey bu“ dedi. Başka bir köylü, “ona bile inanmaz bunlar“ dedi. “Böyleleri ne bir şeyden anlar ne de bir şeye inanır.“ -Bu hikâyeleri kaç kez dinlemişti? Kaç defa insanların güçlükle bunları anlatışına şahit olmuştu? Babam, abim, annem ya da kız kardeşim derken insanların gözlerinin dolu oluşunu, gırtlaklarının düğümlenişini görmüştü? İnsanların kaybettiklerinden bu şekilde bahsedişlerini kaç kere duyduğunu hatırlamıyordu. Neredeyse hepsi bu oğlan gibi anlatırlardı; kasabalarının bahse geçtiği anda, hiç beklenmedik bir şekilde pat diye. Sen her defasında, “barbarlar!“ diye karşılık verirdin. -Partizanlar zarar verip ortadan kaybolur, köylüler geride kalır ve cezasını çekerler. -Eğer üç İspanyolu bir araya getirsen ikisi birlik olup üçüncüye cephe alır, sonra da birbirlerine ihanet ederler. Her zaman değil tabii ama bu sonuca varmaya yetecek kadar sık. -Güneşin altında neşeyle yürüyen kıza baktı. Tay gibi yürüyor, diye düşündü. Kolay kolay böyle biri karşına çıkmaz. Böyle şeyler olmaz hayatta. Belki de hiç olmamıştır, diye düşündü. Belki de hiç olmadı. -Keçi yolun diğer tarafına geçip elini kızın koluna koydu. Parmaklarıyla, yıpranmış haki kumaşın altından kızın kolunun yumuşaklığını hissetti. Kız adamı bakıp gülümsedi. Robert jordan, “merhaba Maria” dedi. Kız, “merhaba ingles” diye karşılık verdi. Adam kızın esmer yüzüne, griye çalan altın rengi gözlerine, gülümseyen dolgun dudaklarına, güneşte sararmış kırpık saçlarına baktı. Kız yüzünü adıma doğru kaldırdı, gözlerin içine gülümsedi. Her şey gerçekti. -Eğer birbirimize destek olmayacaksak neden bu dünyaya geldik ki? En azından susup dinlemek bile bir destektir. -Sanırım yetmiş saati, yetmiş yıla sığacak kadar dolu dolu yaşamak mümkün; tabii o yetmiş saat başlayana dek hayatı doya doya yaşadığını ve belli bir yaşa geldiğini varsayarsak. -Eğer savaştan sonra dinimiz olmazsa, o zaman sanırım herkesin adam öldürme suçundan arınabilmesi için uygar bir günah ödeme biçimi kurulmalı, yoksa gerçek ve insanca bir yaşam temelinden yoksun kalırız. -Duaları özlüyordu ama onları okumanın dürüstlük olmayacağını, iki yüzlülük olacağını düşünüyordu. Ayrıca öteki insanlardan farklı bir muamele görmek ya da iltimas dilemek istemiyordu. -Bu ülkede birini bıraktığın yerde bulmanın ne anlama geldiğini bilemezsin. -Erkek için ayyaşlıktan kötüsü yoktur. Hırsız bir şey çalmadığı zaman başkaları gibidir. Gaddar, evinde gaddarlık yapmaz. Katil evdeyken ellerini yıkabilir. Ama ayyaş adam leş gibi kokar, kendi yatağına kusar, organlarını alkolle dağıtır, yok eder. -Diplomasinin dili Fransızca; bürokrasinin dili İspanyolca. -Nefreti ve aşağılamalarıyla insanı onu ortadan kaldırmak isteyecek noktaya gelene kadar zorluyor. Bakıyor ki karşısındaki o noktaya varmış, vazgeçip tekrar doğru düzgün davranmaya başlıyor. -Sanırım, insan bu tekere uzun süre binemiyor. Belki de son derece öldürücü bir teker bu. Ondan indiğimiz için memnunum. Birkaç kez başımı döndürdü. Ölene kadar bir ayyaşlar, bir de gerçekten kaba ve acımasız olanlar biniyor bu tekere. Yükselip dönüyor, salınım da hiçbir zaman aynı değil, böyle olmasına karşın aynı yere, aşağı geliyor. Bırak dönüp dursun, diye düşündü. Beni bir daha o tekere bildirmeyecekler. -Hadi canım dedi Pilar. Onda ölümü gördüm, apaçıktı , sanki omuzların üzerinde oturmuş gibiydi. Dahası o ölüm kokuyordu. -Hava açıktı. Zihni de hava gibi berrak ve soğukkanlıydı. Altındaki çam dallarının ve iğnelerin Çam kokusunu, taze kesilmiş dallardan yükselen reçinemsi özünün keskin kokusunu alabiliyordu. Pilar, diye düşündü. Pilar ve ölüm kokusu. İşte sevdiğim koku bu. Bu ve yeni kesilmiş yonca, sığırları sürerken ezilen ada çayı, odun dumanı ve sonbaharda yakılan yaprakların kokusu. Tırmıklanarak üst üste yığılan yaprakların sonbaharda Missoula sokaklarında yanarken yaydığı koku, nostalji kokusu olsa gerek. Hangisini içine çekmek isterdin? Yerlilerin sepet örmek için kullandıkları tatlı otları mı? Tütsülenmiş deri mi? İlkbaharda yağmur yağdıktan sonra toprağın kokusunu mu? Galicia’da sürülmemiş bir tarlada karaçalıların arasında yürürken gelen deniz kokusunu mu? Yoksa karanlıkta Küba’ya yaklaştığın sırada kardan esen rüzgârın kokusunu mu? Bu, kaktüs çiçeklerinin, mimozaların ve deniz üzümü fundalıkların kokusudur. Veya sabah aç karnına kızaran pastırmayı mı koklamak istersin? Ya da sabah kahvesini? Veya ısırırken yayılan kırmızı elma kokusunu mu? Elma şırası İmalathanesinde ezilen meyvelerin kokusunu mu, fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusunu mu? Acıkmış olmalısın, diye düşündü. Yan dönüp yıldızların kardan yansıyan ışığında mağaranın ağzını izleme koyuldu. -Eğer o kadar yetenekli olmasaydı dün gece ölmüş olurdu. Gördüğüm kadarıyla siyasetten pek anlamıyorsun İngles, gerilla savaşından da. Siyasette ve bunda en önemli şey varlığını sürdürmektir. Baksana dün gece nasıl yaşamını sürdürdü. -Agustin, “ben de öyle” dedi ona. Bir acı çekenler vardır, bir de acı çekmeyenler. Ben çok az acı çektim. -Gerçekten, insanın bir başkası için yapabileceği o kadar az şey var ki. -Maria‘la arandakiler ister bir gün, iki gün sürsün, ister bir ömür boyu devam etsin bir insanın başına gelebilecek önemli şey. -Ölümden korksun ya da korkmasın, insanın öleceğini kabul etmesi kolay kolay değildir. -Ölmek hiçbir şeydi. El Sordo’nun ne ölümle ilgili bir korkusu, ne de kafasında ölümle ilgili bir görüntü vardı. Ama yaşamak, bir tepenin yamacında rüzgârda salınan bir buğday tarlasıydı. -Daha sonra, babam bu tabancayla kendini vurup da, sen okuldan döndükten sonra ve cenaze Töreni yapıldığında, soruşturmayı bitiren sorgu yargıcı tabancayı geri verirken, “Bob sanırım tabancayı saklamak istersin“ demişti. -Şimdi onunla konuşabilmeyi, ondan fikir alabilmeyi isterdim. Hepsini geçtim, öğüt almasam bile, hiç değilse konuşabilseydim onunla. Bizim gibiler arasında böylesine bir zaman farkı olması ne yazık. -Yalnızca korkaktı, bir erkeğin başına gelebilecek en büyük şansızlık. Çünkü korkak olmasaydı o kadına kafa tutar, kendini ezdirmezdi. -Babasını anlıyordu, onu tümüyle de bağışlıyordu, ona acıyordu; ama ondan utanıyordu. -Bir konuda kafanı yormaya başladığın zaman durmasını bilmiyorsun, beynin hızla dönen bir çark gibi işlemeye başlıyor. İyisi mi düşünme. -Emin olmak her zaman çok daha iyidir. -Bu doktorun bileceği bir iş. Sonra böylesi bir dünyada oğlum ya da kızım olmasını istemeyebilirim. Ayrıca sen verebileceğim tüm sevgiyi alıyorsun zaten. -Belki de bütün ömrümü bu üç gün içinde yaşadım, diye düşündü. -Rejimin bir parçası olarak yaşamak ona karşı savaşmaktan daha kolaydı. -Bence büyük güçlüklerle dolu bir zamanda doğmuşuz, diye düşündü. Muhtemelen başka bir zamanda doğsak işler daha kolay olurdu. Acı çekmeye dayanıklı hale getirildiğimiz için pek acı çekmiyoruz. Acı çekenlerse bu koşullara uyumlu olmayanlar. Zor kararların alındığı bir zamandayız. -Ama ne evim var ne de olmayan evinin bir avlusu, diye düşündü. Yarın çatışmaya gidecek abinden başka kimsen yok, rüzgârdan, güneşten ve boş midenden başka hiçbir şeyin yok. Rüzgâr az, diye düşündü. Güneşte yok. Cebinde dört el bombası var ama onlar da bir yere fırlatmaktan başka bir işe yaramazlar. Sırtında karabina var, mermi sıkmaktan başka bir işe yaramaz. Bir de vereceğin mesaj var. Toprağa sıçacak bokun var, diye düşünüp karanlıkta sırıttı. İstersen de işeyerek kutsayabilirsin toprağı. Elindeki her şey bir başkasına vermelik. Tam bir felsefi fenomen ve zavallı bir adamsın, diyerek kendi kendine sırıttı. -Yaşlanıp gerçekten bilgili biri olabilmeyi dilerdim. -Gece planları sabah hiçbir işe yaramaz. Gece düşündüklerin sabah hiçbir işe yaramaz. -Pablo ona sessizce, “böyle bir şey yapınca insanın omuzlarına taşıyamayacağı kadar büyük bir yalnızlık çöküyor” dedi. -Sanırım bir adamda vaktiyle bir şeyler varsa, onların kırıntıları daima kalır. -Kendinin bir değeri olmadığını ve ölümün önemsiz olduğunu biliyordu. Bunun doğru olduğuna tüm kalbiyle inanıyordu. Son birkaç günde bir başkasıyla birlikte olduğundaysa her şey olabileceğini öğrenmişti. Yine de kendi içinde, bunun istisna olduğunu biliyordu. Sahip olduğumuz şey, diye düşündü, benim için büyük şanstı. Belki de bunu hiç dilemediğim için sunuldu bana. -“Bırak beni” dedi Pilar, “git işine, İngles. Sana da mükemmeliyetçiliğine de. Burada işler yolunda. -Ah, ne olur ona bir şey olmasın, her şeyim orada, köprüde. Cumhuriyet başka, savaşı kazanmamız gerekliliği başka şey. Ama ah, sevgili kutsal bakire, onu köprüden bana geri getir, bundan sonra ne dersen yaparım. -Birimiz olduğu sürece ikimiz de varız demektir. Beni anlıyor musun? -Umarım hayatta iyi bir şeyler yapmışımdır.< -Ölümün kötü olan tek yanı özlemek. Ölmek yalnızca uzun zaman alıp, çok acı çektirerek sizi utanca boğduğunda kötüdür. -Yapman gerekenin ne olduğunu bildiğin sürece onu yapmak zorundasın.
Çanlar Kimin İçin ÇalıyorErnest Hemingway · Bilgi Yayınevi · 202514,6bin okunma
·
373 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.