Ray Bradbury’nin distopya kütüphanemize kattığı eserlerden biri olan Fahrenheit 451, distopya mı yoksa bilim kurgu mu olduğuna karar veremediğim bir kitaptı. Yazarın bu kitabı yazdığı 50’li yıllar düşünüldüğünde aslında çok uzakmış gibi görünen bu hikaye artık hayatımızın bir parçası gibi görünüyor.
Konu olarak “iki bin çok” lu yıllarda geçen bu hikaye, halkın istek ve iradesiyle kitapların yakıldığı bir itfaiye timinin üyesi olan Montag’ın aydınlanışını ele alıyor. Yangına dayanıklı evler icat edildikten sonra ihtiyaç duyulmayan itfaiyeler, kitap yakarak görevlerine devam ediyorlar. Yani İngilizcesi “fireman” olan bu meslekte görev yine ateşle oynamak, fakat bu sefer yaptıkları işin tam tersini yapıyorlar.
Kitapların yakılmasını halkın talep ettiğini ve bu konuda büyük bir işbirliği olduğunu söylemiştik. İnsanlar şiir okuyup duygulanmasın, roman okuyup hayallere dalmasın diye yürürlüğe giren bu eylemin ileri boyutları da mevcut: Yolda durmak, doğaya bakmak bile yasak. Aslına bakarsanız o zamanlar için korkunç bir distopya gibi görünen bu durumun bize o kadar korkunç gelmemesinin sebebi de bu. Gün içerisinde hangimiz temiz havayı solumak için kafamızı yukarı kaldırıp gökyüzüne bakıyoruz ki? Veya hangi birimiz güzel bir manzaranın tadını çıkartıyoruz? Hangi birimiz sohbetlerde eline telefonu almadan diyaloğu sürdürebiliyor? Hemen hemen hepimiz, bu gerçekleştirilmiş distopyanın düşünemeyen bireyleri olduk. Güzel bir manzara görünce izlemek yerine fotoğrafını çekmek, güzel bir yemek yerken paylaşım uğruna yemeğimizi soğutmak, sohbet ortasında telefonla oynamaya başlamak artık daha cazip geliyor. Aslına bakarsanız yazarımızın korktuğu başımıza geldi, kendi irademizle eğlence sektörünün kuklaları olduk. O zaman hayal gücü televizyon ile sınırlanan yazarımızın 6. duyu organımız olan telefonları görseydi üzüntüden kahrolacağına eminim. Tüm gün yüzlerce video kaydırarak dünyevi hayatın sinir ve stresini bir miktar olsun üzerimizden atmak hepimize cazip geliyor, itiraf ediyorum. Saatlerce mutluluk hormonu salgılayarak adeta ruhsuzlaştığımız ve aşırı doz alan bağımlılar gibi takıldığımız bu mecralara günde saatler harcarken boyun fıtığı olma tehlikesini bile göze alıyoruz.
Biraz karamsar konuşmuş olsam da anlatmak istediklerim ve verdiğim örnekler aslında Fahrenheit 451 distopyasına çok da uzak olmadığımızı kanıtlamak içindi. Doğru, biz kitapları fiilen yakmıyoruz ama onları kütüphanelerin köşelerinde çürümeye bırakıyoruz. Zihnimizde yeşillenecek tüm düşünceleri daha filizlenmeden saklıyoruz. Telefon da olmadan anın tadını çıkarabileceğimizi unutuyoruz. Bu nedenle okumak belki de bir başkaldırı, belki de kendimize yaptığımız bir iyilik.
Yazarın düşünce dünyasını ve hayal gücünü ne kadar takdir etsem de kitabın dilini ve verdiği o basitliği bir türlü sindiremedim. Dediğim gibi, belki de kitabı yazıldığı dönem okusaydım dehşete kapılacaktım. O zamanlar İkinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle her yerde kitapların yakıldığını düşünürsek bu kitap o dönem için korkunç bir senaryo olabilirdi. Beni en çok etkileyen durum yazarımızın ileri görüşlülüğü oldu. Senenin ilk kitabının kitaplar hakkında olması da beni motive etti. Kendi irademiz ile okuyacağımız nice kitaplara...