·195 syf.····Okunma: 25 Aralık 2024 20:23 Yeryüzünde açlık olmasaydı, edebi sanatlar bu kadar gelişir miydi sizce? Jack London parasız kalıp Martin Eden’i, Dostoyevski Raskolnikov’u yaratabilir miydi? Açlıktan korkmasaydık eğer nasıl olurdu hayatla mücadelemiz? Daha mı acımasız, açgözlü, kibirli, yalancı olurduk? Ya da açlıkla ölümüne bir mücadele verseydik neleri göze alabilirdik?
Pek çok kitabın, filmin ilham kaynağı olmuş; gerçekliğini hayattan alan bir tema açlık. Kimisi karnını doyuracak kadar kazanmak için yazmış, kimiyse sefil hayatının karanlığını rengarenk boyamış. Trajik tarafı şu ki açlıkla mücadele eden çoğu sanatçı ancak ölümünden sonra kendisini sefaletten kurtaracak şöhrete kavuşmuş.
Açlık yalnızca fizyolojik bir olay değil esasında; insan bedeninde ruhsal, zihinsel ve hatta ahlaki çöküntüye yol açabilecek durum. Yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğan Knut Hamsun da sınanmış bu sıkıntıyla. Altı kişilik bir aileyi zar zor geçindirmek zorunda kalmış. Terzilikten istediğini elde edemeyince tüccarlık yaptığı da olmuş kaldırım döşediği de. Bu zamanlarda kaldığı otel odasında önceki yazılarını yakmış. Bu sancılı süreçlerin ardından ismini Açlık romanıyla duyurmaya başlamış. Yaşam savaşında asla yılmamanın, ona karşı ayakta durmanın onurlu mücadelesini anlattığı bu eserle 1920’de Nobel Edebiyat ödülü almış.
Otobiyografisi sayılabilecek bu romanda; kalemiyle geçinen bir yazarın, karşılaştığı zorluklar karşısında onurundan ve ahlaki değerlerinden taviz vermemesini eşsiz bir şekilde anlatmış Humsun. Tıpkı Knut Humsun gibi fakir ama gururlu başkahramanımız Andreas, parası olduğu zaman kiralık odalarda, olmadığı zaman da parklarda yatan, asıl işi gazetecelik olan işsiz bir genç. Zaman zaman gazetelere yazdığı yazılardan para kazansa da aç ve parasız kalması kaçınılmazdır. Bu durum içindeyken gururundan ve dürüstlüğünden taviz vermemeye çalışır. Günlerce sürer açlıkları. Hatta öyle ki bir açlık krizinde kasaptan “köpekleri için(!)” bir parça kemik isteyip onu yalayarak açlığını bastırmaya çalışır. Bir başkasında yeleğinin ceplerini, ceketinin düğmelerini kemirir, bulduğu talaş ve odun parçalarını neden daha önce düşünemediğine hayıflanarak çiğner. Ölmediğini fark edip uyanınca kederden ağlar. Tepkisini kaldırımdaki huzurlu insanlara çarpa çarpa yürüyüp kimseden özür dilemeyerek gösterir. Kafası karışır ama dilenmez, hırsızlık da yapmaz. Hala temiz ve dürüsttür. Enkaz dolu bulanık insan denizinde beyaz bir fener gibi ışıldamaktan vazgeçmez.
Kitap boyunca kendi kendine konuşur durur Andreas. Bu durum yalnızlığını, garibanlığını daha da yüzünüze vurur. Sonunda bir kimliği olacak mı, sonunda birisi ona ismiyle seslenecek ve ona insan olduğunu, hatırlanmaya değer biri olduğunu hissettirecek mi diye bekletip durur. Bu anlamda huzurla okuyabileceğiniz bir roman değil Açlık. Fazlasıyla huzursuz eder. Sanki bir başkasının yaşamını gizlice gözetliyormuş gibi hissedersiniz. Öyle güçlü betimler ki içinde bulunduğu durumu ve duyguyu yüreğiniz burkulur. Karnını doyurmak, onun için bişeyler yapmak istersiniz. Sıradan bi cümle kurar kendi kendine, kafanızı kitaptan kaldırıp dalarsınız öyle boşluğa. “Çok mu üzücü hocam okuduğunuz kitap?” diye sorar öğrencileriniz. İçinde bulunduğunuz durumu etraflıca değerlendirip yoklukla mücadele eden insanların trajedisini, duygularını, çaresizliğini yüreğinizin en derininde hissedip, şartlarınızın ve hayatınızın kıymetini bir kez daha fark edersiniz.
Okuduğum en etkileyici romanlardan biri oldu Açlık. En çaresiz halinde bile kendine dürüst olmaya, onurunu korumaya çalışan; bütün bilinç bulanıklığına rağmen eylemlerini sorgulayan, imkansızlıklardan imkan yaratmaya çalışan bu gencin hikayesi bende rahatsız edici bir etki bıraktı. Kim bilir dedim, belki de hergün yanından geçip gittiğimiz, televizyonlarda iki dakikalık bir kesit olarak izlediğimiz, toplum tarafından dışlanmış, yalnızlığa ve sefalete terk edilmiş nice insandan birinin hayat hikayesidir bu okuduğumuz.
Naçizane 1 puan kırmama sebep olan iki husus var kitapta. Birisi kahramanın toplumsal izlenimini zedeleme kaygısıyla basit ama profesyonelce söylediği yalanlar. Ya da bilemiyorum belki de sanrılar. Onu hep anlamaya çalışsam da çizdiği onurlu kişilik imajı dolayısıyla bu tutumu ona yakıştıramadım. Esasında biraz da kızdım ona. Doğruyu söylesen bu sefalet son bulacak dedim. Bu anlarda Andreas’ın çile çekmeye gönüllü olduğu hissine kapıldım. Kendi ruhunu ve bedenini sonuna kadar test etmek istiyordu sanki. Belki de açlık, onun için sadece fiziksel bir durum değil, bir varoluş meselesiydi. “Açım, öyleyse varım!” diyor gibiydi. Bir diğer eleştirim ise kitabın sonunda geldiği nokta. Madem böyle olacaktı bunca çileyi neden çektin be adam diye bağırmak istedim.
Andreas’ın hikayesi, onun bedensel açlık mücadelesi değil, onurunu koruma çabasıydı aslında. İnsan, açlıktan ölmemek için yapmayacağı şey yokmuş gibi düşünse de bu kitap, açlığın yalnızca karın doyurma meselesi olmadığını anlattı bana. Kendi sınırlarını, insan doğasının kırılganlığını keşfettiği bir laboratuvar, bir varoluş savaşıydı. Gerçekten hayatta kalmak, sadece bedenen değil, ruhsal olarak da güçlü kalabilmekti. Ve işte bu yüzden, Andreas’ın yaşadığı yalnızlık ve yoksulluk, aslında çoğumuzun görmezden geldiği bir gerçeği yüzüme çarptı. Belki de, açlıkla mücadele etmenin en zor kısmı, insanın kendisini unutması ve hayatta kalabilmek için kimliğinden taviz vermesiydi. Bu yolculuğu izlerken kendimizi sorgulamamız da bu yüzden. Biz ne kadar dayanabiliriz? Nelere tahammül eder, nelerden ödün vermeyiz? Bizi biz yapan ne? Biz ne için varız?