Ev
Kitap, bizi evlerin sadece dört duvar arasındaki mekânlardan ibaret olmadığını, insan ruhunda derin izler bırakan hatıraların, travmaların ve aidiyet arayışlarının birer yansıması olduğunu düşünmeye sevk ediyor. Evler, dışarıdan bakıldığında mutlu ve huzurlu görünebilir. Ancak içeri girdiğinizde, duvarların ardında gizlenen yalnızlık, bırakılmışlık, sıkışmışlık ve unutulmuşluk duygularıyla karşılaşırsınız. Bu evlerin balkonlarında yeşertemediğimiz umutlar, bizi kendi içimize, saklı geçmişimize götürür. Merdiven altına gizlenmiş çocukluğumuz, belki de bize en gerçek yoldaş olur.
Romanın ana karakteri Seher, annesi tarafından terk edilmiş bir çocuk olarak hayatına başlayan, dedesinin ölümüyle birlikte hayatının merkezindeki "ev" gerçeğinden koparılan bir çocuk. Babasının yanına gitmemek için sürekli farklı akrabalarının evlerinde yaşayan Seher, bir yandan bir yere ait olmanın özlemini taşırken, diğer yandan hiçbir eve tam anlamıyla ait olamamanın sancısını çeker. Bu yolculuk, Seher için hem bir kaçış hem de kendi kimliğini bulma çabasıdır. Kitap boyunca Seher’in evlerle, insanlarla ve kendisiyle olan hesaplaşmasını okurken, aidiyet kavramının aslında ne kadar karmaşık ve kırılgan bir şey olduğunu derinden hissediyoruz. Her insanın kendi içinde sakladığı, belki de yüzleşmekten kaçındığı bir “ev” gerçeği olduğunu düşündüren Ev, sadece bir bireyin değil, kolektif insanlık deneyiminin de bir özeti gibi.
Hayatımız boyunca peşinden koştuğumuz aidiyetin, hatıralarla ve travmalarla harmanlandığında neye dönüştüğünü etkileyici bir biçimde görüyoruz kitapta. Seher’in yolculuğu, kendi geçmişimize, saklı kalan anılarımıza ve içsel boşluklarımıza bir yolculuğa dönüşüyor.
" içimde bir kurbanlık koyun büyüttüm ben yıllarca. Ne kesmeyi ne sevmeyi becerebildim. Kendim için üzülmeye itirazım yok ama acımadan merhamet edebilir miyim? Görmeye bile katlanamadığım parçalarımı kabullenebilir miyim?"
" ölmek istediğim yoktu, sadece yaşamak istemiyordum."