·512 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Kasım 2024 02:04 Farklı, şaşırtıcı, kışkırtıcı ve cesur bir roman “Günaha Son Çağrı“. Ölümünden sadece 2 yıl önce, üstelik ciddi hastalıklarla boğuştuğu bir dönemde yayınladığı bu eseri ile Kazancakis, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin hışmını üstüne çekip başına bir çok dert açsa da, on yıllardır üzerinde çalıştığı Hristiyanlık felsefesini okuyucuları ile paylaşmadan bu hayattan göçüp gitmek istememiş. Bu uğurda afaroz edilmenin eşiğine geldiğini, hatta inançlı bir Hristiyan olan yazarın, dini cenaze töreninden bile mahrum bırakıldığını öncelikle vurgulayayım.
Kazancakis romanında İsa’nın hayatını anlatıyor. Ancak onun İsa’sı, kilisenin yücelttiği cesur Tanrı-İsa değil. Kazancakis’in İsa’sı, genç yaşlarından beri kafasının içindeki sesleri anlamlandırmaya çalışan, bu ilahi mesajlardan ürken, insani arzularıyla boğuşan, kendisini beklediğini bildiği acı ve fedakarlığa giderken tedirginlik, korku, şüphe duyan; daha bize yakın, daha “insani“ bir İsa.
Kazancakis amacını şöyle anlatıyor: “Bu kitap bir hikaye değildir; mücadele eden herkesin itirafıdır. Yayımlamakta ödevimi yerine getirdim; hayatta çok acı çekmiş, büyük umutları olan birinin ödevini. Sevgiyle bu kitabı okuyacak her özgür insan, eskisinden daha çok, eskisinden çok daha iyi bir şekilde İsa'yı sevecektir.“
Bu uzun kitap İsa’nın hayat hikayesini ve İncil’deki tüm meselleri, kendine özgü felsefi yorumuyla, takip ediyor. Dolayısıyla Kazancakis’in kurgusu olaylara değil, İsa’nın tüm bu olaylara karşı nasıl reaksiyon vermiş olabileceğine yönelik. O İsa’sını “cesur ve güçlü bir kahraman“ olarak sunmuyor bize. Kendisini bekleyen ilahi görev ile insani yanı ve duyguları arasında kalan, bedeninin ayartmaları ile mücadele eden, bu yüzden büyük acılar çeken, büyük fedakarlıklarda bulunan, bir yandan bizler gibi bir insan, diğer yandan kararlı ve azimli “Tanrı’nın oğlu“, onun İsa’sı.
Roman boyunca İsa, insani arzularıyla ve kendisini beklediğini bildiği acı ve fedakarlıktan uzak, normal bir hayat sürmenin cazibesiyle boğuşur. Çekincelerine rağmen görevini yerine getirmeye karar verir ve bu da nihayetinde tutuklanmasına, yargılanmasına ve çarmıha gerilmesine yol açar. Bununla birlikte, romanın doruk noktası, İsa'nın çarmıhta ölürken gördüklerinin -ya da yaşadıklarının- kurgulanmasıyla farklı bir hal alır. Kazancakis’in İsa’sı çarmıhta ölmez -ya da ölmediğini hayal eder-; Magdalalı Meryem ile evlenip uzun, normal bir hayat yaşar. Bu yeni hayatında, tıpkı diğer insanlar gibi, sevgiyi, acıyı, mutluluğu ve ıstırabı tecrübe eder ve ilahi görevinin çektiği tüm acılara değip değmediğini sorgulamaya başlar.
Kazancakis romanın önsözünde, İsa'nın insani tüm zayıflıklarla yüzleşerek ve onları yenerek Tanrı'nın isteğini yerine getirmek için mücadele ettiğini savunur. İsa’yı çarmıhta öldürmeyerek de, İsa eğer böyle bir ayartmaya, yani kendini çarmıhtan kurtarma fırsatına boyun eğmiş olsaydı, hayatının diğer filozoflardan daha önemli olmayacağını göstermek ister. Zira onun İsa’sı, tüm insani zayıflıklarına rağmen, yine de kendi özgür iradesiyle kendini feda etmeyi tercih edecektir.
Romanı okuduğumuzda, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin Kazancakis’i afaroz etmek için neden sıraya girdiklerini hemen anlıyoruz. Kazancakis’in kurgusu gerçekten provakatif yanlar içeriyor; Hristiyanlıktaki en büyük tartışma konularından biri olan Mecdeleli Meryem’i İsa’nın yanı başına ve hatta hayallerine yerleştiriyor, Yahuda İskaryot’un hain değil, tam tersine İsa’nın en sağlam ve aklı başında dostu olduğunu iddia ediyor, havarileri aklı karışık, saf, kararsız gençler olarak resmediyor, eski vergi memuru Matta’nın İsa’nın onayını almadan İncil’i yazmaya başlayıp, hayal gücünü de işin içine katarak İsa’nın mesajlarını değiştirdiğini söylüyor. Kendisi sevgi, kardeşlik, alçakgönüllülük, kendini feda etme gibi ilk Hıristiyanlık değerlerini geri kazanmaya çalıştığını söylese de, sorgulanması rahatsızlık veren bir çok kutsala dokunuyor.
Bir not da Martin Scorsese tarafından yapılan film uyarlamasına: Ben, romandan aldığım tadı filmden almadım. Kazancakis romanda, çok sevdiği İsa’sı gibi düşünceler içinde, kararsız, yolunu bulmaya çalışıyor. Scorsese ise bende, Kazancakis’in romanının arkasına saklanıp Hristiyanlığın tüm kutsal değerlerine ateş ediyor izlenimi yaratıyor.
Akılcılığı, düşünmeyi, sorgulamayı seviyorum. Ne var ki, kutsallara fazlaca dokunulması yine de içimde bir yerlerde beni huzursuz ediyor. Dostoyevski diyor ya: “İki kere ikinin dört etmesinin mükemmel bir şey olduğunu kabul ediyorum, ama söylemeliyim ki iki kere ikinin beş etmesi de bazen pek bir sevimlidir.” Düşünmekten yorulduğumda, o beş bana da çok sevimli görünüyor!