İsmi ile özdeş bir hikaye kitabı bu. Sine Ergün, günlük hayatın içinden kısa kesitleri, duru diliyle akıcı, kısa hikayeler şeklinde paylaşmış okuyucusuyla. Bu hikaye kitabı ile Sait Faik Hikaye Ödülü’nü kazanmış.
Tarzı çok belirgin: Kısa soluklu hikayelerini son derece sade bir üslupla yazıyor. Bu üslubundan da, konu her ne olur ise olsun, vazgeçmiyor.
Bu üslup, öykülerine ilginç ve gizemli bir hava veriyor. Duru bir dille kısa bir metinde derdini anlatabilmek kolay değil; bu açıdan takdir etmek lazım. Haftalık bir dergide okusam, bir sonraki hafta hikayesini merakla beklerim örneğin.
Ancak hikayelerini peşi sıra okuduğunuzda, bu üslup gizemini kaybediyor. İster günlük hayatın rutininden ya da iş yerindeki sıkıntılardan bahsetsin, isterse can yakan haksızlıkları, göz yaşartan büyük acıları anlatsın; o sakin, donuk, tepkisiz, birbirinin aynı tarzı, sıkıcı, basmakalıp ve hepsinden öte özensiz geliyor. En basit insan bile her olaya aynı şekilde tepki vermez; kimi zaman yükselir, kimi zaman içine kapanır, bağırır çağırır ya da ağlar. Sine Ergün’ün kahramanları ise sanki sürekli bir antidepresan etkisindeymişçesine tepkisiz. Aynı konuları evirip çevirip konuşuyormuşçasına bir iç sıkıntısı yaratıyor.
Röportajlarından anlaşılan, o kendine böyle bir tarz belirlemiş ve yaptığını metni “sadeleştirmek“ olarak tanımlamış. Ödüller aldığına göre, bu tezinin alıcıları var. Ancak ben aynı fikirde değilim.
Bana, bildiği tek tarzda yazıyor gibi geldi. Benim izlenimim, bilinçli bir tercihten ziyade yetkinlikle ilgili olduğu yönünde. Tek tipte yazıyor, çünkü -sanırım- başka türlü nasıl yazılabilir, bilmiyor. Bu açıdan, hikayelerini birleştirip kitap olarak bastırması şanssızlık olmuş. Hikayeler tek tek, farklı zamanlarda okunduğunda fark edilmeyecek olan bu derinliksiz akış, peşi