12 senesini Ankara mahpusunda geçirdikten sonra hapisten çıkan Vasfi’nin sıradan hikayesi, Suat Derviş’in kaleminde bir şahesere dönüşüyor.
Edebiyat sevdalıları için tadına doyulmaz bir anlatımı var Suat Derviş’in. Küçük insanların basit hayatlarını sade, akıcı, bezemelerden uzak ve gerçekçi bir dille aktarırken, ustalığını konuşturuyor. Dostoyevski’den Steinbeck’e bir çok ustaya benzetilmiş tarzı. Bence ise çok özgün; kimselere benzemiyor. Zorlasam, en çok Gorki’ye benzetirdim sanırım. Bizden de Sabahattin Ali’ye…
Annesinin bir tanesi, gözünün bebeği, babasız büyüttüğü Vasfi, tıp okuyan bir delikanlı. O kadar sıradan ki, “bu mu romanın baş kişisi?” dedirtiyor. Annesinin temizliğe giderek okuttuğu, doktor olsun diye canını dişine taktığı bir evlat o. Öyle kenar mahallenin zehir gibi akıllı evladı da değil; tıbbı kazanmış ve öyle-böyle okuyor ama tutkulu, azimli, kararlı değil.
Hiçbir şey için harekete geçirmediği bu azim, tutku ve kararlılığı, mahalleye yeni taşınan güzel ama biraz züppe kıza gösterince, hayatının çarkı başka yöne dönmeye başlıyor Vasfi’nin. O saf öğrenci önce şaşkın bir aşık, sonra da kıskanç bir sevgiliye dönüşüveriyor. Hayat onu, planlanandan çok uzaklara savuruyor.
Suat Derviş’in kalemi, okuyucuyu tutkuyla bağlıyor romana; öyle ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Aynı Vasfi’nin Zeyneb’le yaşadığına benzer, garip, biraz problemli, hatta mazoşist bir ilişki başlıyor roman ile okuyucu arasında: Neler olacağını sıkıntıyla hissediyor, anneye çok üzülüyor ve Vasfi’yi bu sarmaldan kurtarmaya çalışıyorsunuz; öte yandan ise mahallenin meraklı teyzesi rolünde, bu acıları -garip bir keyif ile- seyretmeden duramıyorsunuz.
Amacını kaybetmiş, sevgiyi bulamamış, içi boşalmış, basit bir insanın yolculuğu bu. Mahpus, bu yolculukta bir durak sadece. Hapishane