“Otoportre” ve “İntihar” Kitapları Üzerine…
Puan vermedi·112 syf.··
2025 2. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 09 Ocak 2025 01:16
Kısalığına rağmen bu kitabı okuma sabrını ve kararlılığını göstermek hiç kolay iş değil. Roman, hikaye, novella, anı, günlük, biyografi vesaire değil (Ama bunların hepsinden bir parça.); olay örgüsü yok, bir kurgu yok, öyküleyici bir anlatım yok. İlk sayfada yazdıkları gibi “deneme” olduğu da söylenemez; deneme olabilmesi için bir bütünlük içinde sunulan, belli bir ana fikir etrafında gelişen bir yapısı olması gerekiyor. Kitabın adının, kitabın türüne de tam olarak uyduğunu düşünüyorum. Bu kitap kelimelerle çizilmiş bir otoportre. Yazar kitabın başından sonuna kadar sevdiği ve sevmedigi, tercih ettiği, etmediği, tasvip ettiği etmediği vs. şeyleri birbirinden kopuk, dağınık cümleler halinde sıralıyor. Birbiri ardına gelen cümlelerin her biri genel olarak bir önceki ve bir sonraki cümlede söylenen konulardan tamamen farklı şeylerden bahsediyor. Başından sonuna bir tane satır başı yok, upuzun tek bir paragraf halinde ilerliyor. Bazı açılardan, insanda bu türde bir şey yazma isteği uyanıyor. Böyle bir kitabı aslında herkes yazabilir. Bu, kitabı küçümsediğim anlamına gelmesin. Bütün basit görünümüne rağmen aynı zamanda oldukça orijinal bir fikir böyle bir şey yazmak. Ama cümleler arasında bir bağ olmadığı için anlatılanların akılda kalması bir hayli zor. Cümleler akıp gidiyor ama akılda kalma çok düşük düzeyde olduğundan sanki hiç okumamışsın duygusu uyandırıyor. Öte yandan bu sıralamalar yer yer anlatıma bir şiirsellik de katıyor. Sayfalar ilerledikçe de belli belirsiz bir portre uyanıyor insanın zihninde. Ara ara yer verilen bir iki cümlelik anı parçacıkları diyebileceğim kısımlar, kitabın monotonluğunu çok olmasa da azaltıyor. Bunlardan bazılarının sıra dışı olması ilgi uyandırıyor. Örneğin: -Amcalarından bahsettiği bölümler -Bir arkadaşının köpeğinin, onun en iyi arkadaşının yüzünü parçalaması -180 km hızla giderken torpidoya eğildiği için yanındaki üç kişiyi neredeyse öldürecek olması -Babasının onun sevişirken basması -Bir amcasının intihar etmeyi düşünen hayatının erkeği ile tanışıp ölene kadar ayrılmaması -Bir eş değiştirme kulübüne katılması -Küçükken metroda dayak yemesi -Plak çalıp (hırsızlık) yakalanması ve ardından yalan söyleyerek bu işten sıyrılması -Puşkin’in Gizli Günlük’ündekileri aratmayan sıra dışı sevişme deneyimleri (…) Böyle bir kitaba kitap denilebilir mi? (Ki ben bu sorunun içinde demiş bulundum.) Bu kitabın kime ne faydası olur, bilmiyorum. O halde ne diye okudum? Açık söyleyim, sezgilerimin yanılgısına düştüm, olumlu önyargının kurbanı oldum. Ben aslında yazarın “İntihar” kitabını okumak istemiştim. Ki onu da okudum. Onu almışken, bu da varmış bunu da alayım bari, dedim. Fakat her iki kitap da beklentimi karşılamadı ne yazık ki! Yazarımız Edouard Leve; olay örgüsüne, kurguya, bağlam ve bütünlüğe adeta tepki olan bir yazarlık anlayışı veya tarzı benimsemiş. İntihar etmiş bir insan hakkında böyle söylemek iyi değil belki ama Türkçeye çevrilmiş iki kitabının da bende uyandırdığı duygu bu oldu. “Otoportre” için söylediklerimin hepsi “İntihar” için de büyük çoğunlukla geçerli. Bende şöyle bir durum var, bir yerde intihar lafı geçsin hemen ilgimi çeker, bu olguya karşı bir hassasiyetim var nedense. İntihar eden kişilere kendimi hep yakın hissetmişimdir. Tabii bu demek değildir ki onlarla eylemsel bir ortaklık içinde olacağım. Ama ruh dünyası olarak, duygu ve düşünce dünyası olarak onlarla büyük oranda aynı noktadayım. O yüzden “İntihar”ı ilk gördüğümde hemen alıp okumak istedim. Hele yazarının bu kitabı editöre teslim etmesinden sadece on gün sonra hayatına son vermiş olması okuma isteğimi daha da körükledi. Sonuç olarak maalesef beklentimi karşılamadı. İlk sayfalarda –bunu “İntihar” için söylüyorum– çok etkileneceğimi düşünmüştüm. Hatta üslubunu şairane bulmuştum. Fakat bir yerden sonra tekrara düştüğünü, o orijinalliğin yerini monotonluğa bıraktığını görünce heyecanımı kaybettiğimi hissettim. Yayınevinin “deneme” olarak okuyucuya sunduğu “Otoportre” ile “İntihar” -ön sayfasında yer alan roman ibaresine rağmen- aynı yapıya sahip kitaplar. “İntihar” kitabındaki anı parçacıklarının “Otoportre”den biraz daha fazla olması, okunabilirliği ve akılda kalıcılığı bir nebze arttırıyor. Özellikle “Otoportre”yi okumak, bir otobüs yolculuğu sırasında camdan hızla akıp giden görüntüleri yakalamaya çalıştığın uzun bir akış gibiydi. Yolculuğun sonunda bilmem kaç kilometre yol gittiğini bilirsin ama aklında, kısa süre sonra onları da unutacağın belli belirsiz birkaç görüntü dışında hiçbir şey kalmamıştır. Aynı şey, daha hafif olmak kaydıyla “İntihar” için de geçerli. İki kitap için de söyleyebilirim ki belki biraz kurgu eklenseydi birer başyapıta dönüşebilirlerdi. Kısacık ömrümüzde okunması gereken onlarca kitabın olduğu bir durumda, okunmaları elzem olmasa da farklı bir okuma deneyimi sunabilecek tarzda kitaplar yine de “İntihar” ve “Otoportre”. Peki o zaman bu iki kitap hakkında bu kadar uzun yazmaya gerek var mıydı? Bence kesinlikle evet! Kitaplarının okunması, anlattığım açılardan biraz zor olsa da yazarın satır aralarında kendini hissettiren derin kişiliğinin ve büyük çemberin dışında yer alan duygu, düşünce ve ruh dünyasının hatırına ve her birimizin elindeki tek mücevher olan hayatı reddedişindeki asilliğin hatırına uzun uzun konuşulmayı, hatta bundan çok daha uzun konuşulmayı hak ediyor. Öte yandan itiraf etmek gerekirse bu kitaba inatla harcadığım dört günümün boşa geçtiği duygusu içimi kemirmiyor değil. Niye okudum, niye uzun uzun yorumladım, bunu biraz açıklamaya çalıştım. Bununla birlikte şöyle bir şey var: Okumayıp ne yapacaktım? Bomboş, faydasız videolar izleyecek; işe yarar hiçbir şey yapmadan saatlerimi ve günlerimi öldürecektim, zamanımın çoğunda yaptığım gibi. Bu mantıkla, hayatımda genel olarak yaptığım zorunlu işlerin de aslında zaman kaybı, gün öğütücü, ömür törpüsü olduğunu düşününce, bu cümleler dizininden ibaret kitaba zaman ayırıp ayırmamak da çok fark yaratmazdı. Bunun yerine başka bir şeyler de okunabilirdi tabii. Ama bir kere almış bulundum, bir kere başlamış bulundum, “İntihar”la seriyi tamamlamak istedim, zaten kısa olduğu için de oku gitsin dedim. Kitabın sonunda bir yerde (Otoportre) birkaç cümleyle, “İntihar”da konu ettiği arkadaşının intiharından bahsetmesi beni şaşırttı. “İntihar”ın arka kapak yazısına rağmen o kişinin Edouard Leve’nin, onun şahsında kendisini anlattığı hayali bir karakter olduğunu ya da kendisinin kurmaca bir versiyonu olduğunu düşünmüştüm. Bunu bana düşündüren en önemli etkenlerden biri ise “İntihar”da portresini çizdiği arkadaşının karakteri ile Otoportre’de portreleştirdiği kendisi arasında çok özdeşlikler bulunması, karakterlerinin neredeyse tıpatıp aynı olması… Örneğin “İntihar”da bir yerde arkadaşının, arkadaş gruplarına sonradan dahil olmayı sevmediğini görüyoruz. Tanışma anlarına şahit olup sonradan gruplaşan arkadaş gruplarına dahil olmayı tercih ettiğini görüyoruz. Aynı şeyi Otoportre’de kendisi için de söylüyor. Bunun gibi özdeşlikler içeren bir çok örnekler var daha ama ayrıntısını hatırlayamıyorum. Buradan şu sonuca varıyorum ki o arkadaşıyla birbirlerini çok etkilemişler, birbirlerinin karakterlerini şekillendirmişler, birbirlerine her açıdan çok yakın oldukları için bir tür kader arkadaşları olmuşlar. (Sadece benim tahminim. Gerçeklik payı var mı, bilemem.) Zaten hayatlarının sonunda da aynı şeyi seçmiş, biri kısa biri daha da kısa yollarını benzer biçimde noktalamışlar.
OtoportreÉdouard Levé · Sel Yayıncılık · 2015428 okunma
·
176 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.