Kısalığına rağmen bu kitabı okuma sabrını ve kararlılığını göstermek hiç kolay iş değil. Roman, hikaye, novella, anı, günlük, biyografi vesaire değil (Ama bunların hepsinden bir parça.); olay örgüsü yok, bir kurgu yok, öyküleyici bir anlatım yok. İlk sayfada yazdıkları gibi “deneme” olduğu da söylenemez; deneme olabilmesi için bir bütünlük içinde sunulan, belli bir ana fikir etrafında gelişen bir yapısı olması gerekiyor. Kitabın adının, kitabın türüne de tam olarak uyduğunu düşünüyorum. Bu kitap kelimelerle çizilmiş bir otoportre. Yazar kitabın başından sonuna kadar sevdiği ve sevmedigi, tercih ettiği, etmediği, tasvip ettiği etmediği vs. şeyleri birbirinden kopuk, dağınık cümleler halinde sıralıyor. Birbiri ardına gelen cümlelerin her biri genel olarak bir önceki ve bir sonraki cümlede söylenen konulardan tamamen farklı şeylerden bahsediyor. Başından sonuna bir tane satır başı yok, upuzun tek bir paragraf halinde ilerliyor. Bazı açılardan, insanda bu türde bir şey yazma isteği uyanıyor. Böyle bir kitabı aslında herkes yazabilir. Bu, kitabı küçümsediğim anlamına gelmesin. Bütün basit görünümüne rağmen aynı zamanda oldukça orijinal bir fikir böyle bir şey yazmak. Ama cümleler arasında bir bağ olmadığı için anlatılanların akılda kalması bir hayli zor. Cümleler akıp gidiyor ama akılda kalma çok düşük düzeyde olduğundan sanki hiç okumamışsın duygusu uyandırıyor. Öte yandan bu sıralamalar yer yer anlatıma bir şiirsellik de katıyor. Sayfalar ilerledikçe de belli belirsiz bir portre uyanıyor insanın zihninde. Ara ara yer verilen bir iki cümlelik anı parçacıkları diyebileceğim kısımlar, kitabın monotonluğunu çok olmasa da azaltıyor. Bunlardan bazılarının sıra dışı olması ilgi uyandırıyor. Örneğin:
-Amcalarından bahsettiği bölümler
-Bir arkadaşının köpeğinin, onun en iyi