Puan vermedi·117 syf.··Beğendi
· Burada ibret verici o son sözü söyler bize Tolstoy: "Onun ihtiyaç duyduğu üç arşın kadar bir topraktı!" Halk edebiyatında devriyeler insanın hikâyesini topraktan toprağa dönüş olarak anlatmaktadır.
Lev Tolstoy'un toprak şehvetinde her şeyini kaybeden bir adam hakkında 1886 tarihli kısa öyküsüdür.
Tolstoy bu hikayesinde hep daha fazla ve daha verimli toprak sahibi olmak isteyen Pahom'un yaşadıklarını anlatmaktadır.
Konu toprak olunca Rus edebiyatının ünlü yazarı Tolstoy'un hikayesinden bahsetmemek olmazdı. Tolstoy bu hikayesinde hep daha fazla ve daha verimli toprak sahibi olmak isteyen Pahom'un yaşadıklarını anlatmaktadır.
SPOİLER İÇERİR...
Pahom sürekli daha fazla kazanmaya ve zengin olmaya çalışan bir çiftçidir. Bir gün daha verimli topraklara sahip olmak için Başkırların yaşadığı yere gider. Adeta insanın bütün bir ömrünü ifade eden bir günlük bir yarışa çıkar.
Başkırların reisi, Pahom'a gözünün gördüğü her yeri bir şartla alabileceğini söyler. Şartı şudur: Pahom bir noktadan almak istediği toprağı küçük çukurlar kazarak İşaretleyecektir. Ancak akşama kadar istediği genişlikte araziyi kazarak başladığı noktaya gelmek zorundadır. Yarış sabah güneşin doğuşuyla başlar ve batışıyla da biter.
Pahom güneşin doğuşuyla hoşuna giden merayı büyük bir hızla işaretlemeye başlar. Yolun yarısını geçmiştir ki güzel bir mera daha görür. Burayı da arazimin içine katarsam iyi olur, verimli bir alan, diye düşünür. Sağa doğru koşu alanını daha da fazla genişletir. Güneşin batmasına az kalmıştır. Ayakları yara içindedir, çok yorulmuştur ama ne olursa olsun başladığı yere güneş batmadan geri dönmelidir. Hırs gözünü bürümüştür. Hızını arttırır, var gücüyle koşar. Alkışlar içinde güneş batmadan başladığı yere yetişir ve yorgunluktan yığılır kalır. Uşağı ona seslenir ama cevap alamaz. Ağzından kan gelmiş ve ölmüştür efendi Pahom. Yarışın başladığı ve bittiği noktaya, hemen olduğu yere gömülür uşağı tarafından. Ve burada ibret verici o son sözü söyler bize Tolstoy: "Onun ihtiyaç duyduğu üç arşın kadar bir topraktı!"
Halk edebiyatında devriyeler insanın hikâyesini topraktan toprağa dönüş olarak anlatmaktadır.
Dinimizde toprağa verilen kıymet, topraktan yaradılışın ve tekrar toprağa dönüşe yüklenen değerle şekillenmiştir. Bu durum, insanın hikâyesinin bir özetidir. Geçmişten günümüze kadar insanın topraksız kalması köksüz kalmasıyla eş tutulmuştur. Hemen her şeyi toprak üzerinden şekillenen insanın, toprakla ilişkisi et ile tırnak gibidir ve toprak-insan ilişkisi insanlığın tarihi kadar eskidir. Günümüzde ise konu, en az gelişmiş ülkeden, en gelişmiş ülkelere kadar önemini sürdürmektedir. Bunun en temel sebebi; toprağın çoğaltma olanağı olmayan tek üretim aracı olması, buna karşılık bu üretim aracını kullanan dünya nüfusunun hızla artmasıdır.
Toprak; tarım alanı olarak insanın neslini devam ettirme, canını koruma ve besleme ihtiyacından dolayı insan için değerlidir. Ayrıca toprak insanların düşünce, anlayış, hayata bakış ve alışkanlıklarının belirleyicisi olmuş; insanın şahsiyetini,karakterini, toplumsal davranış şeklini belirlemede bir etken olagelmiştir.
Toplumlar sosyal-kültürel açıdan birbirlerinden farklıdır. Bu farklılıkların yanı sıra tüm kültürlerde büyük önem taşıyan ortak bazı değerler bulunmaktadır. Toprak da birçok toplumda taşıdığı değer ve toplumsal işleviyle ilk dönemlerden itibaren kendisine kutsallık atfedilen, saygı duyulan bir unsurdur. Dünyadaki tüm varlıkların esası şu dört önemli elementtir: toprak, su, hava ve ateş. Toprak ile su arasındaki ilişki yaratılışın temelini oluşturur.
İnsanın bedeninin esas maddesini oluşturan toprak, Kur'an merkezli yaratılış inancında ana maddedir. İnsan topraktan yaratılmıştır ve sınırları belirlenmiş bir varlıktır. İnsan bu sınırı aşınca problem ortaya çıkar. Allah yarattığı hiçbir kulu için zulmü murad etmemiştir. Zira "Rahmetim gazabımı geçti." kutsî hadisinden alacağımız nice dersler vardır. Sınırı aşmayı göze alıyorsak bu aşımın bir de sonuçlarını göze almak gerekir. Bu sonuç ya bir seçkidir ya da hak ediştir.
Kur'an-ı Kerim'e yiyecekler, içecekler açısından bakılacak olsa görülecektir ki iman dahil insanın tüm saadet ve şekavetleri, iyilik ve kötülükleri daha doğrusu hak edişleri yedikleri, içtikleri üzerinden aktarılıyor.
Genetik yapının değiştirilmesini ifade eden GM, İngilizcedir. Bu ibare, bir şeyin genetik yapısının yani Allah'ın ezelde taktir ettiği şeklinin bilinçli bir şekilde değiştirilmesi işlemini tanımlar. Hani Nisa Suresi'nin 118 ve 119. ayetlerinde temas edilen, Şeytan'ın Allah'a and içerek insanı yoldan çıkaracağını, yaratma usulünü değiştireceğini söylediği şeytani operasyondur. Genetik mühendisliği denilen bu yeni bilim dalı iyi niyet temeline oturuyor görünse de esasında insanlığı felakete götürecek yolun kapısını da aralamıştır. Bu mühendisliğin hedefinde organizmalar arası gen taşınması ve yeni türler elde edilmesi vardır.
Toprak, yaratılışın başlangıcı ile yok olmanın sınırlarını belirler. İlk dönemlerden itibaren insanlar tarafından toprak, evren ve insanın yaratılışındaki ana madde olarak görülmüştür. Toprak, kıymeti olan şeylerin gömüldüğü yerdir. Toprak, kara olarak nitelendirildiğinde insanın yaratılışı nedeniyle kullanılabildiği gibi, sonumuzun toprak olacağı gerçeğine de işaret eder. Toprak insanın zayıflığını, güçsüzlüğünü ifade eder.
İnsan toprağı maddi ve manevi anlamda nasıl değerlendirdi? Toprağın dilini anlamak için toprak bilimini bilmek yeterli mi? Ya da toprak bilimlerinin yanında toprağın ait olduğu toplumun dinamiğini, tarihini mi bilmek gerekir? Tarih boyunca birçok topluluk, bu değerin kirlenmemesi için ölümü bile göze almıştır. İslam kültüründe toprak bir temizlik unsurudur ve suyun olmadığı yerde abdest toprak ile alınır. Sadece bu misal bile toprağın bizim medeniyetimizdeki değerini anlatmak için yeterli olur sanırım. Bilmemiz gereken en önemli hakikat toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve insanoğlu toprağa muhtaçtır. Toprağa olan aşkı da bundan ötürüdür.
Hazreti Mevlâna topraktan başlayan yaşam döngüsünü aşkla açıklayan değersiz bir varlık iken toprağın aşk sayesinde dağların bile başını döndüren yüce mahluka eriştiğine dikkat çeker:
Cism-i hâkî aşk ile oldu bülend
Kûh geldi raksa oldu neşve-mend
ÖZET
"Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir.
Pahom'a;
"Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar yürüyerek yada koşarak ulaştığın bütün yerler senindir fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım. Seni başladığın yerde görmek istiyorum. Yoksa bütün hakkını kaybedersin'der.
Pahom, güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir arazi dikkatini çeker orayı da almak için koşmaya başlar. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Vakit epey geçmiş. Daha hızlı koşar, koşar, ama artık kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom'un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz... Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom'u bu mezara gömerler. Reis Pahom'un mezarının başında durur şöyle der.
"Bir insana işte bu kadar toprak yeter!" Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev...
Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük...
Elinde olan ama fark etmediği nimetleri
hoyratça harcayıp durur insan.
Ve yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından...
Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zamanı tüketir, sözleri tüketir... Benlik biriktirirken, benliğini tüketir...
Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çaya, zeytine ve ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?