Bu kitap büyülü.
Böyle başlamak istemezdim ama gerçekten tam anlamıyla büyülü bir kitap yazmış John Fowles . İçinde tam anlamıyla her şey bir görünüp bir kayboluyor: karakterler, duygular, olgular, mutlu sonlar, mutsuz sonlar hatta anlatıcının bizzat kendisi bile.
Olur mu yav böyle şey der gibisiniz. Oluyormuş. Yazar bunu çok güzel bir şekilde oldurduğu için belkide, boğuluyorum sandığım anlarda mükemmel bir haz yaşadım. Okuma zevkinin doyumsuzluğuna ulaşmak üzereyken de boğuldum.
Başlangıçta her şey normal.
Herkes normal.
Sonra Sarah Woodruff ve Charles Smithson tanışıyor ve her şey, tüm normallikler birer puf oluyor.
Yazar kitabında genelde Charles’ın gözünden anlatmış olayları, üçüncü bir göz olarak. Ancak Charles’ın çelişkileri, inişleri çıkışları, kendini kurtarmak için yalan söyleyişleri, sonra Sarah için her şeyden vazgeçişleri bende psikoloji denen bir şey bırakmadı. Evet diyorsun, tamam anladı, hem onun karakterini hem de ona olan aşkını anladı diyorsun, bir bakıyorsun kafasında çok başka alem… Bir yönden diyorsun ki Sarah gerçekten anlaşılması zor bir kadın Charles haklı… İşte tam bu sıralarda psikolojik olarak çöküyorsun.
Sarah karakteri zaten başlı başına bir çözümsüzlük. Ne istiyor, yalan mı söylüyor, doğru mu konuşuyor, neden sürekli kayboluyor… Anlamsız bir muallak benim için. Yazar ileride “son” için, kafasında tasarladığı şeyi başarabilmek için, Sarah karakterini o kadar çözülmesi güç bir bilmece olarak yazmış ki, sinirlenmemek ve okurken “ne istiyorsun kadın” diyerek dehşete kapılmamak elde değil! Hatta kitabın çoğunda o kadar yazmamış ki, en önemli karakter nasıl olur da bu kadar yok sayılır diyorsun.
Kitapta “boğuluyorum” dediğim en önemli anlar tam olarak yazarın sürekli kitabın içinde var olmasıydı. “Kandırdım sizi…” , “Ben böyle istedim”, “Onun nerede olduğunu ben bile bilmiyorum” gibi hatta kitabın sonlarına doğru kendini bir karakter olarak trende Charles’ın karşısına çıkarması hatta ve hatta en son arabanın içinden baş karakterlerin sonlarını izlemesi gibi sürekli varlığını göstermesi beni boğdu. Her üç bölümden bir bölümü tamamen kendini gösterdiği, kendine ait kıldığı bölüm olarak yazmış.
Ve işte asıl bomba!
Kitapta tam üç tane son var.
Seç, beğen, al.
İlk önce kitabın ortasıyla sonları arasında bir final sahnesi veriliyor, okuyunca yok artık yahu dedim, sonra birden anlatıcı kendisini devreye sokarak final sahnesinin aslında kendinden bağımsız tamamen Charles karakterinin zihninde oluştuğunu söylüyor.
İkinci final sahnesi, mutlu son ile biterken;
Üçüncü final sahnesi mutsuz sonla bitiyor.
Şimdi kitabı ciddi manada aşırı beğenerek, en iyi kitaplar listesine ekleyenler var biliyorum.
Konusu, yazarın olayları işleyişi (kendini katmadıkça) evet gerçekten okumaya değer yapıyor Fransız Teğmenin Kadını ‘nı.
Lakin, benim gibi belirsizliği sevmeyenler, netlik arayan arkadaşlarım, arada benim gibi boğulacağınız zamanlar olacak bunu da saklayamam.
Şu da yadsınamaz bir gerçek ki John Fowles ve Fransız Teğmenin Kadını edebiyat ve roman dünyasında, türünün tek örneğidir bence. Sırf bu sebeple bile okunmalı.
Sadece eleştirdiğim noktalar, kitabın bugün neden milyonlarca değil de sadece 2-5k arası okunmuş olduğunu gösteriyor.
Sevdim ama bir Uğultulu Tepeler gibi okurken yanıp tutuşmadım. Charles’a bir Heathcliff kadar vurulmadım.
İçinde en sevdiğim şey ise Sarah’nın karakterine ve düşüncelerine uymayan her şeye baş kaldırışıydı.
Umarım sizler beğenerek okursunuz. Keyifli okumalar dilerim.