Kitap, 20. yüzyıl ortalarında Türkiye’nin değişen politik dengelerine ayak uydurmaya çalışan Ermeni toplumunu ve bu toplumun bir üyesi olan genç Baret’in toplumsal bunalımla kişisel bunalımı arasında boğulup kayboluşunu anlatıyor. Hikâyenin detaylarına girmek istemiyorum; ancak modern Türkiye’nin farklı etnik gruplarından birine mensup biri olarak şunu söyleyebilirim ki Türkiye’de yaşayan herkesin bu kitabı okuması gerektiğine inanıyorum. Kitap, hayata ve yaşadığımız topluma dair farklı ve eleştirel bir bakış açısı kazandırmayı garanti ediyor.
Bu kitabın benimle buluştuğu en güçlü nokta ise Baret’in hikâyesiyle kendi hikâyemin çakıştığı yerler oldu. Üç yıl önce yüksek lisans için İstanbul’a gittim. Okurken aynı zamanda çalışmak zorundaydım. İlk iki yıl, bir Ortadoğu firmasında mimar olarak görev yaptım. Her sabah Beylikdüzü’nden Halkalı’daki ofise gidip, Ortadoğu’da ultra lüks rezidanslar tasarlıyordum. Günümün en az üç saati metrobüste, genellikle ayakta geçiyordu. Şirketin kendi politikaları nedeniyle İstanbul ofisi kapanınca, bu defa Levent’te, büyük projeler üreten yerli bir firmada çalışmaya başladım. Bu kez Zincirlikuyu-Sefaköy hattında, yine ayakta geçen uzun yolculuklar yaptım.
24 saatlik bir günümden dokuz saat çalışmayı, üç saat yolu, bir saat hazırlanmayı çıkardığımda geriye ne gençliğimden ne de hayat enerjimden bir şey kalıyordu. Baret’in Nafia günleri, paralel evrende benim hikâyemin başka bir versiyonu gibiydi.
Mezun olur olmaz işten ayrıldım. İstanbul’u terk edeli dört ay oldu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bize hep çalışkanlıklarıyla örnek gösterilen karıncalardan nefret ettiğimi fark ediyorum. Karınca olmayı reddediyorum. Aile ve hayatımın detaylarına girmeden şunu söylemek istiyorum: Sevgili Baret’i çok iyi anlıyorum Karıncaların Günbatımı