Gönderi

Bir Sarsılma deneyimi
Puan vermedi·176 syf.··
2025 1. kitabı
1931-1989 arası yaşayan Avusturyalı yazarımız Thomas Bernhard'tan okuduğum ilk kitap. Açıkçası zor bir dili var kitabin ve Ali Lidarın da dediği gibi Bernhard okumak had safhada tahammül ve dikkat gerektirir. Dili sarmaldır, kendi içine kapanan bir yapısı vardır metinlerin. Bazen çıldıracak gibi oluyorsunuz, kendinizi boğulmuş hissedebilirsiniz, yer yer çoşmuş yazar ve inanılmaz varoluşçu ve postmodern analizler sunar okuyucuya. Ama yazarın kendisini bulursunuz hikayenin farklı katmanlarında ve karakterlerinde. Garı meşru bir çocuk olup asla babasını tanımayan ve onun eksikliğini çeken Bernhard, annesi tarafından da küçük yaşta evlatlık verilmiştir. Ama romanında annesini öldürmüş, anne figürü yok edilmiş ve karmaşık bir oğul baba ilişkisi görürüz Sarsıntıda. Kitabı okuduğum zaman en çok hissettiğim şey yine Bernhard'ın kendi sözleriyle "sanki beni kendi uçurumuna doğru çektiğini" hissettim. Ülkesi Avusturyaya karşı ve genel olarak insanlara müthiş bir nefret besler rahatsız edici bir derecede ama buna rağmen bir kaç seyahat dışında Starsburgu hiç terk etmemiş ve orada vefat etmiştir. Bu durumu Ali Lidar ne kadar çelişkili ve cevabı olamayan bir soru olarak görse de aslında Sarsıntıyı dikkatli bir şekilde okuduğunuzda bu sorunun cevabını bulursunuz. " Hochgobernitzi seviyorum ve burayı ömür boyu kalınacak bir zindan olarak görüyorum." ilerki sayfalarda da bu hususa biraz daha açıklık getiriyor, "İnsan Şehirlere ilk başta, bir sürü insanı ziyaret etmek için geliyor,...bazılarını tanımıyor ama onları ziyaret etmek zorunda olduğunu düşünüyor ve zaten bu vesileyle şehirlere geliyorlar ve en sonunda bütün dünyaya yayılmaya çalışıyorlar. Fakat sonradan insan şehirlere kimseyi ziyaret etmemek için geliyor, daha iyi saklanabilmek, kendine daha iyi odaklanabilmek için; şehirlere, kalabalıklara girdiğinde, dibe dalmış oluyor. Dibe dalabildiğim, kaybolabildiğim bu şehirlerin hayalini sık sık ve çok fazla kuruyorum."(p.154), ama neden gitmediğini kendi kasabasını terk etmediğini şöyle açıklıyor, "Hochgobernitz, bir yapının o yapıya tamamen teslim olan insanları yok edebileceğinin kanıtı. Fakat insanın kendisini yok edecek olan yapıyı terk etmesi, mesela Hochgobernitz'ten çekip gitmesi de bir işe yaramaz, nereye giderse gitsin, o yapı onu boğar. Uzaklara gitmenin bir anlamı yok. New York'ta bile gitgide Hochgobernitz beni boğuyor hissine kapılmıştım...fakat Hochgobernitz tarafından Hochgobernitzte boğulmak, New York'ta boğulmaktan kesinlikle daha iyi," (s.161). Altını çizdiğim ve üzerinde düşünceğim ve tekrar tekrar döneceğim bir çok yer var, insanın doğasına dair, duygulara dair, bizim bile arada kaçıp kendimize itiraf edemediklerimize dair, ilişkilere ve insanlara dair bir çok yer var. Bu kitap babaannemin ölümü üzerine denk gelmesi ve sık sık ölümden bahsetmesi de ölüme dair yeni bir perspektif kazandırdı bana, yani daha önce öyle düşünmemiştim. İlk kısımlarda şöyle diyor doktorun oğlu babasını anlatırken " sevdiğimiz biriyle ancak söz konusu kişi öldüğü, gerçekten içimizde olduğu zaman birlikte sayılırız"(s.20). Babaannemle aramız çok çok da iyi değildi ama kötü da değildi kadının zararı kimseye dokunmamıştı, uzakta yaşıyordu ve haliyle sık sık da aklıma gelmiyordu. Ölünce bana daha fazla yakınlaştı gibi hissettim, çocukluğum ve onunla olan anılarım sık sık aklıma geliyor. Bazen dua ediyorum bazen de onu düşünüyorum nasıl bir yerde acaba, mutlu mu, beni görüyor mu?. Yazsam baya gider de inanılmaz bir anlatım şekli var Bernhardın bir günü 172 sayfada anlatmak ustalık ister. Ayrıca çeviri de oldukça başarılı." kitap yalnız sonlanmıyor...biraz iran filmlerini anımsattı. Okura bir inşa ve kurgu fırsatı tanıyor ki bu sıklıkla karşılaştığımız bir durum değil romlarda. en azından ben pek rastlanmadım. Ertesi günü düşünüyorum şimdi de ben doktor naptı, onun oğlu kız kardeşiyle ne konuştu, prensin oğlu geldi mı diye...
SarsıntıThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 20261,081 okunma
·
52 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.