“Değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan” atasözüne muhalefet edercesine var olan Değirmenimden Mektuplar, metruk bir değirmende inzivaya çekilmiş bir yazarın tek başına ulaştığı, oluşturduğu muhabbetin kitabı. İlkokulda seçme yapılarak kısaltılmış baskısıyla kadimden beri kitaplığımda yer alan bu eseri nihayet özgün çevirisiyle okuyabildim.
Parisli anlatıcının sisli puslu ve karanlık büyükşehirden kaçıp sığındığı değirmen, hikâyelerin yazıldığı mekân olarak olumlu bir intiba yaratsa da bilhassa Cornille Usta’nın Gizemi adlı öyküde açıkça görüldüğü üzere endüstri devrimine yenilmiş bir eski zaman mekânıdır. Bir zamanlar un üreten bu yer, yazarın buraya yerleşmesiyle yeniden üretime geçer. Ancak mühim bir farkla: Artık burası öykü üretilen bir yer olmuştur. Bu 24 öykünün önemli bir kısmında hüzün hâkim ise de birçok kereler okuru şefkat, merhamet duyguları ile kıskanılacak bir huzur halesinin içine alıyor. Bu huzur, birçoğu birkaç sayfadan ibaret olan öykülerin ana mekanı Fransa’nın Provence bölgesindeki mükemmelen tasvir edilmiş tabiattan kaynağını alıyor. Çamlar, ardıçlar, bilumum ağaç çeşitleri; karatavuk, leylek ve turna gibi kuş türleri, bin bir kokulu çiçek ve cins cins böcek… Neredeyse kendini hiç tekrar etmeyen ve her biri usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına rengârenk bir resim veya bir müzik üstadının notalarıyla doğmuş bir besteye kıyas edilebilecek bu betimlemeler, sanırsınız yazılırken bir botanik, zooloji ya da entomoloji sözlüğünden hasat edilmiş sözcüklerle dolu. Ancak hiç biri sırıtmıyor, tam aksine zihin dünyasını harekete geçirip o dingin ormanın, yakamozlarla süslenmiş nehir ve denizin görülmüş ve duyulmuş yerler hâline gelmesini sağlıyor. Üstelik şiirselliğinin hakkını verdiğini söylemeye gerek yok. Hatta “Camargue’ta“nın bir kısımının parnasyen usûlünce yazılmış bir mensur şiir olduğunu iddia etmeye yetecek delillerle dolu olduğunu söyleyebilirim. Kitabın ana metni hakkında böylesi bir iddiada bulunmuşken var olagelen biçimi hakkında da bir söz söyleyelim: Bunlar, çoğu zaman Parisli birine hitap edilerek kaleme alınmış, önemli oranda Provence halkının masallarını, rivayetlerini içeren mektup türünde öyküler. Zaman zaman anlatıcının sanki ora halkının folklorünü incelemeye gitmiş gerçek biri olduğu bile sanılır ki gerçekte de yazarımız böyle bir değirmeni fildişi kulesi edinip işittiklerini, topladıklarını yazmıştır. Ancak tüm hakiki kimliğine rağmen kurguya kaynaklık eden bir yer olmaktan fazlası değil. Nitekim kimi öyküler, ta 1865’te büyük gazetelerde zaten yayınlanmıştır. Yani o değirmende yazılmamıştır.
Anne&baba-çocuk ve dede&nine-torun sevgisinden karı-koca ilişkisi ve platonik aşklara, menkıbevi ve askeri kimi konulardan iş hayatının zorluğuna, yeni çağın dertlerinden ibretlik mevzulara geniş bir konu yelpazesi içeren kitabın bir kısmı Korsika ve Cezayir’de de geçmekte. Bilhassa Cezayir’de geçen öykülerin anı – gezi yazısı türünü andırdığını söylemeliyim. Satırları okudukça insan o sokaklardan, meydanlardan geçiyor yahut Çekirgeler öyküsünde olduğu gibi sahici bir irkilmeye gark oluyr. Sanatçının öykündüğü bu türlerden ve kısalıktan olsa gerek kitap okuma sürecini bir imtihana çevirmiyor. Hatta birbirinden oldukça farklı mevzuları kendine dert edinmesi ile bir sonraki için merakı kırbaçladığını da söyleyebilirim. Bu noktada kitabı sayfa sayfa okumak başrolünde neredeyse daima Provence’ın olduğu ve bir manzaranın önünde cereyan eden bir macerayı izlemeye benziyor.
Kitabın Provence bölgesi, halkı ve dili ile ilgili bilinçli bir dikkat çekiş de içerdiği muhakkak. Muazzamlığıyla yerlere göklere sığdıramadığı Provence bölgesinin övüldüğü satırlarda gizli bir yazıklanmayı sezdim. Tertemiz insnaı, müthiş doğasıyla olumlu bir karikatürü andırıyor. Kitabı okuduktan sonra hassaten Şair Mistral öyküsünden ötürü yaptığım araştırma bu yazıklanmanın sebebini anlamamı sağladı. Fransız Devrimi, Paris Fransızcası dışındaki bütün Fransız ağız, şive ve lehçelerinin yanısıra diğer azınlık dillerini de yasaklamış. Öyle ki sadece okullarda değil, okul bahçelerinde konuşulması bile kanunun ihlali sayılıp sert bir şekilde cezalandırılmış. İşte bu dillerden biri Oksitanca ve onun Provence bölgesinde konuşalan Provensal lehçesi. Şair Frederic Mistral gerçekten var olmuş bir Provensal şairi ve öyküde onun hakkında şöyle deniliyor:
“Çok az insandan takdir göreceğini bildiği halde; kendisine ‘bir sanat dalı için ne diye zahmete girer insan’ diye sorulduğunda şu cevabı veren kişiyi hatırlayın: ‘Az da olsa bana yeter. Tek bir kişi olsa bile bana yeter. Tek bir kişi olmasa bile bana yeter’.”
Bu sözler boşuna değil zira konuşulması sadece cezalandırlmamış, aynı zamanda utanılacak ayıp bir şey gibi muameleye tabi tutulmuştur. Hatta şairin annesinden bahsederken korku ve utancın izini sürmek mümkündür: “Zavallı yaşlı kadın, yalnızca Provence dilini bilir, Fransızlarla konuşmak durumunda kaldığında kendisini pek rahat hissetmezdi…” (s. 101) Bu yüzden de konuşur sayısı trajik bir biçimde azalan bir dil ile edebiyat yapan bir şairdir. Ki 1904’te “halkının doğal manzarasını ve yerli ruhunu sadık bir şekilde yansıtan şiirsel üretiminin taze özgünlüğü ve gerçek ilhamı ve buna ek olarak Provensal filoloğu olarak önemli çalışması nedeniyle” Nobel Edebiyat ödülüne layık görülmüş. Şunu da belirtmekte fayda var ki Daudet Paris Fransızcası ile üreten bir edebiyatçı olsa da yaşanan trajediye karşı öyküde şöyle haykırmaktadır:
“Bu şiirde, her şeyden önce bütün tarihiyle, gelenekleriyle, efsaneleriyle, manzaralarıyla ölmeden önce şairine tutunmuş açık yürekli özgür ruhlu bir halkın; denizin, dağların Provence’ı var… Şimdi de demir yolları döşeyin, telgraf direkleri dikin, okul kitaplarından Provence dilini çıkarın! Provence, Mireille ve Calendal’da sonsuza dek yaşayacaktır.”
Daha 1865’te neredeyse kutsanmış olan bu eserlerin sahibinin Nobel Edebiyat Ödülünü alması şaşılacak bir şey değil.
Şuraya da göz atabilirsiniz:
evcimenkalem.wordpress.com