Bismillah
Uzun zaman sonra bir kitabın tahlilini yazacağım. Benim için çok önemli bir kitap. Lise yıllarında bir hocam hediye etmişti. Altını çize çize, notlar ala ala okuduğum kitaplardan biridir. 2016 yılında okumuştum ilk. Şimdi nasipse 2 hafta sonra umre yolcusuyum. Tekrar okumak istedim. Ve yine mest oldum okurken.
Ali Şeriati'nin bazı fikirlerini eleştirsem de çok severek okuduğum bir fikir adamıdır kendisi. Okumanın tadına vardıran bir şahsiyettir. Bu kitabı kesinlikle tavsiye ederim. Bunun yanında İnsanın Dört Zindanı kitabını da muhakkak okumalısınız.
Kitabın incelemesine geçecek olursak; Kitap bir ilmihal kitabı değil, fikir kitabıdır.
'Tevhid, Cihad, Hacc' kavramlarının kendini motive etmesinden bahsediyor yazar. Kur'an'ın önce kalbimize inmesi gerekiyor. "Kur'an'ı kabristandan şehre geri getirmek ve sonra dirilere okumak!" cümlesi geçiyor kitapta. Tamamen günümüze hitap eden bir cümle. Tozlu raflardan kaldırıp ruhlarımıza okumamız gerekiyor kitabımızı.
Kitapta en beğendiğim nokta yazarın sürekli metaforlar kullanması. Haccın manasının yeryüzünde hacı olanlar kadar olduğunu söyler. Öyle geniş bir mana, öyle büyük bir sorumluluk. "Hacc, vasiyyettir. Yani ölüm. Ölüm için bir prova." Öyleyse hala hayattayken, Allah seni büyük bir sorumluluğa hazırlamışken sen kendini bu provaya hazırla demektir. İhram zaten bu provanın en büyük edilgenidir. "Hayat elbisenden sıyrıl, ölüm elbiseni giy" demektir. Mahşer yeridir orası. Sen seçildin, ve İbrahim olmaya doğru gidiyorsun. İbrahim olma üzerine çok güzel metaforlar yapılmıştı. Senin İsmail'in ne? sorusunu sordurdu sürekli yazar. Çok beğendiğim diğer nokta ise insanın nefsine ağır gelen şeyleri söylemesiydi. Örneğin; aynaya bak ama o aynada kendini görme. Enaniyeti bırak. Sen oraya ümmet olmaya gidiyorsun, kendi nefsini ayaklarının altına al. Kitapta da "sen, sen olarak kaldıkça tavafın dışındasın, bir seyircisin" diyor. Benlik elbisesinden kurtul. Allah'a yaklaş. Allah'a yönel. Kendi ülkende gariptin, yolcuydun. Şimdi evindesin. Gerçekten öyle güzel bir atmosferi var ki o toprakların, ayak bastığın an asla yabancı hissetmiyorsun. Evvelden aşina çünkü ruhumuz. Rabbim gidip görmek isteyen herkese nasip eylesin inşallah.
Kendin olmayı bıraktığın vakit; "Aşk, zirvesine çıkmış, mutlağa ermiştir. Ve sen kendini kendinden soyutladın, soyut oldun. Anlıyorsun ki zerre zerre onda eriyor, zerre zerre onda yok oluyorsun; baştan başa aşk oluyor, kendini fedâ ediyorsun!" kendimizi orada zerresine kadar Allah'ta bulmak nasıl güzel bir şeydir tahmin bile edemiyorum.
"Hacc, kabeden gitmekle başlar." Kabeden ayrıldığımız vakit Arafat başlar. Giriş, duraklayış ve göç... Yani Arafat, Meş'ar ve Mina. Topluluğa karışıyoruz burada. Ümmet olmayı öğreniyoruz. Burada sormamız gereken soru "senin İsmail'in ne? Makamın mı, eşin mi, çocuğun mu, malın mı, evin mi?" Onun ne olduğunu bulup Mina'ya getirmeli ve kurban etmelisin. Buradaki metafora bayıldım. Hacc'a giden hacılarımızın hepsi keşke bu kitabı okuyup da gitseler. Keşke bu bakış açısı ile baksalar.
Hacc kabeye varmadan son bulur. Neden Mina'da son bulduğunu sorgulatır Şeriati. Bunun bir sır olduğunu ve bu sırrı insanın anlamasını bekler. " Uzlete çekilerek değil, topluluk içinde, hep birlikte. Haccın dayanağı topluluk üzerinedir. Burası Allah'ın, İbrahim'in, Muhammed(sav)'in ve halkın buluşma yeridir." Bu yüzden mesele hacca gitmek değil, haccdan geri dönmektir. Geldiğin gibi dönmemektir aslolan. Kendi dünyana tekrar ayak basmamak, kaftanına bürünmemen, ve İbrahim olmandır önemli olan.
Ve son olarak kitaptan şu bölüm ile bitirmek istiyorum incelememi.
”Sen ey İbrahim rolünde ortaya çıkan hacı! Makâm-ı İbrahim'de durmuş, İbrahim'in bastığı yere basmış ve İbrahim'in Allah'ının eline biat elini vermişsin. Öyleyse İbrahim gibi yaşa, kendi çağının iman Kâbe’sinin mimarı ol.”
Vesselam...