1984 TEN MODERNİZE EDİLMİŞ TOTALİTARİZME
Puan vermedi·336 syf.··
2024 4. kitabı
En ilkel dönemlerden teknoloji çağına, en dehşet verici zamanlardan en kurallı, en sistemli zamana... Değişen, dönüşen onca şeyden sonra insanlık nerede tam olarak insan olabildi? Savaşıp durdu çağlar boyunca toprak uğruna, güç uğruna, öfke uğruna, çıkar uğruna, sahip olunabilecek ne varsa uğruna savaştı durdu. Çağın en gerisinin en ilerisindeyiz ama kafalarımız ne kadar dolu veya ne ile dolu. İnsanoğlu ne zaman doydu? Hepimiz kendimize ütopyalar yarattık. Ulaşmayı düşlediğimiz o muhteşem yaşamların tahayyülünü yarattık. Yaratılamamış ama yaratılması aynı şekilde mümkün olanı yapmaya uğraştık, bir düş bile olsa en olası gerçekliği kurduk. Vermek zorunda olduğumuz kavgalarımız, hırslarımız, önyargılarımız, korkularımız, kaygılarımız hep çoktu. Hayatımız geçmişin distopyası, korkunç gelecek şimdi için muhtemel bir sondu. İnşa ettiğimiz korku ütopyası gerçekle buluştu. Gündüzün yerini geceye bıraktığı o uçsuz bucaksız karanlığı biz yarattık çıplak ellerimizle. İlk önce karanlık zamanların en parlak ışığını gösterdiler bize; göz kamaştırıcıydı doğrusu. Önümüze uzanan upuzun yollarda hep ışık vadettiler. Mutlu sonlu hikayeler vardı. Son insan kapıya dayandı. Kapılar açıldı ve en derin karanlıklar o zaman bastırdı. Kurduğumuz hayallerin hayaletleri yalnızca bize kalan... Kimi için hayat sadece bir yanılsamaydı ve gerçek zihinde kurgulanan inançlardan ibaretti.. Bütün harfleri ziyan edilmiş, alıcısı olmayan sözler sarf edilmiş, kitapların kapağı açılmadan çürümeye bırakılmış. Yürümeyi öğrendik öğreneli uçmayı istedik. Tüm açgözlülüğümüzle doğaya saldırdık. Mesele doymaktan öte, sadece zevk için eyleme geçmişti. Daha çok istedik ve daha çok neye sahip olunabilecekse hepsini kendimize istedik. Somut olandan geçip soyut olanı istedik. Maddi olana sahip olmak yetmiyordu; sevmek ve sevilmek istedik. Yine yetmedi, her şeye sahip olmanın sancısını yaşadık. Her şeye sahip olmak isteyenin neyi vardır ki? Ruhumuzdaki noksanlık korkunç bir iştahla yeryüzünü işgal ediyordu. Yokluktan gelen derin arzular, sahip olmanın dayanılmaz hırsı hep bir yerde bir boşluğu doldurma çabamızın altında yatan sebebi. Ancak hiçbir arzu insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetemedi. Yaşadığımız modern yüzyılda sistemli bir ahlak yasasının suç işlenme olasılığını en düşük seviyeye indirgenmesi sağlanmalıyken, insanı suçtan alıkoymak için hâlâ ceza yöntemleri var. Eğitimle çözülmesi gereken suç ve ahlak problemleri hâlâ gündemimizin başında ve hâlâ adalet için adliye kapısında yatan insanlar var. Suçsuz yere hapis yatanlar, gerçek suçluların gözümüzün önünde poz verdiği bir dünya... Çözmeye odaklı değil, suç işlemeye teşvik edici uygulamalar. Mutsuzluk hastalığının tüm benlik algımızı yıkıp kendimizi tanıyamayacağımız davranışlara yöneltmesi... Her şeye duyduğumuz o karanlık öfke; okuduklarınız distopya değil, yaşadığım şey aslında korkunç olan. Çözüm üretmenin en kolay olduğu çağda bu kadar zorlu şartlarda elde ediyor olmak neyin sonucu? En yozlaşmış kibirde bile bulunmayan simsiyah bir duman tütüyor insanlığımızdan. Nasıl oluyordu da savaş isteyen, kaos isteyen ve yalnızca kendi menfaatini düşünen insanlar hep en başta ve neden aksini düşünenler hep yenilgi içinde? Nietzsche'nin efendi köle ahlakının temsili bunlar. Liberal demokrasi, çağlar boyunca aşağılanan köle ahlakının eşit seviyeye getirilmesinden ileri gelen hıncın bir sonucu olarak varlığını sürdürmekte, geçmişin izleri hâlâ üzerimizde. Şimdi de demokrasi tüm yozlaşmışlığıyla insanlık değerlerine saldırıyor ve bunun adı şimdilerde çok popüler olan “özgürlük”. Ancak korkularımız bizi hür olmaktan alıkoydu. Tedbirler aldık. Korunmak için savunma mekanizmaları geliştirdik. Hep bir gözümüz açık etrafa baktık. Uyurken bile bir tedirginlik... Kaygılarla dolu bir paradoksun içinde bulduk kendimizi. 1984’ün karanlık distopyasında yaşadığımızın farkına bile varmadığımız bir zihin donmasının içindeyiz. Bilinçaltı bir totalitarizmin baskısı altında bireysel kimliklerimiz kolektif kimlikle takas edildi. Gözcüler tepemizde ve düş sattıkları o derin uykumuzdan daha uyanamadık. Farkındalık yetimizi bir başkasının dürtüsüne bağımlı kılacak derecede kaybettiğimiz bir karanlık çağ bu. Özgürlük dedik durduk; gerçekten özgür olmaya kimin gücü vardı? Bağımlısıyız çoğu şeyin ve hep bir şeylerin mahkumuyuz. Gücün, paranın, sevginin, merhametin, isteklerimizin, dürtülerimizin esareti altında sonsuz bir istekler silsilesi hayatımız. Özgürlükle gelen yalnızlığa alışık olmadığımız gibi bağımsızlığa bağımlı olmaya da aykırıyız. Bireysel özelliklerimizin yok oluşunu izledik ve kendi ellerimizle teslim ettik. Kendimiz dışında her şey olduk. Gurur duyulacak hiçbir şeyimiz kalmayana dek sattık tüm benliğimizi. Belli bir açıklık karşısında ahlakı bozulmayacak bireyler yetiştirmenin en güç olduğu çağdayız belki. Betonarme düşünce yapısının oluşturduğu estetik ve sanattan yoksun fikirler dehlizindeyiz. Cahillikle cebelleşen bir neslin taşlaşmış ahlak yapısının korkunç görüngülerinin maruziyeti altında, kendi değer yargılarımızın açık bir pazar haline geldiği… Durmadan üretilen silahlar güçlü olanın belirleyicisi, havada uçuşan mermiler isabet alanında yalnızca masumlar. Dünyanın tüm çirkinliğini sanata ulaştırmak için yapılan tablolar, sergilenen oyunlar… Sokakta yaşayan insanlar, savaşlar, ölümler; işte bu bizim dünyamız. 1984 Distopyası: Aşk yok, sevgi yok, aile yok, bir geçmişiniz yok. Düşünün bir an için, konuşacak bir diliniz bile yok. Ama durun, düşünmekte yasaksa peki? Wittgenstein, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” der. Ve ekler: “Üzerinde konuşulmayan konuda susmalı” ( Wittgenstein, 2011). Kelime sayısınca fikre sahipsin, düşünebildiğin kadar var olursun ve dile getirdiğin sürece eyleme geçersin. Nedir 1984’ün öngördüğü hayat? Düşünemeyen bir toplum inşası. Düşünmemek kişiyi bir birey olmaktan uzaklaştıran temel şeydir. “Çürüyüp gidiyorsun” dedi. “Parça parça tükeniyorsun. Sen nesin, bir çuval pislik. Şimdi dön de bir bak aynaya; karşındaki şeyi görüyor musun? Son insan işte bu. Eğer sen insansan, insanlık bu” (Orwell, 2021, sy. 295). Evet, insanlık tam da buydu: Parça parça tükenmek. Bütün bağlarınızın yitirildiği, özünüzün dönüştüğü, sürekli izlendiğiniz bir dünya... Sokakta, evde, her yerde. Özel hayat yok, duygu yok; tek duygu büyük biraderi sevmek. Kalem yok, her şey sanal. Yalnız kalmak yasak. Muhalefet yapmanın önüne geçmek için dil sadeleştirilmekte ve karşıtlık kurabilecek, anarşizme mahal verecek kelimeler sözlükten çıkarılmaktadır. Duygular yasaktı çünkü duygular insan olduklarını hatırlatan bir şeydi ancak Orwell’in distopyasında insan mekanikleşmiştir. Cinsel dürtüler ortadan kaldırılmaya çalışılmakta; evlilik yalnızca neslin devamı için yapılmaktaydı. Aşk yasaktı çünkü aşk duygusal bir bağımsızlık göstergesidir ancak burada herkes yalnızca büyük biradere bağlı olmak zorundadır. Birey devlet kontrolüne alınmıştır. Geçmiş silinmiş ve bulanıklaştırılmış; geçmişe dair bilgi içeren her kaynak yok edilmiştir.. Bununla beraber elde kalan tek veri kaynağı zihinlerdir, ancak zihinler ne kadar konuşabilirdir? Korku politikası herkesi zombileştirmiş ve düşünce polisleri zihinleri kontrol etmektedir. 1984 distopyası belli standartlara uymayan herkes için yalnızca bir procrustes yatağıdır. Önce geçmiş alındı, sonra gelecek tayin edildi ve tüm anlar kontrol altına alındı. Teleekranlarla her anınız izlenmekte; şüpheli mimikler birer tehdittir. Tahtalaşmış suratlar bu yüzdendir. Belirsizlik tahakkümü altında yapayalnızdırlar. Şimdinin cep telefonları aslında 1984'ün bizi izleyen üçüncü gözü gibidir. Dost ve düşman belirsizliği, başkarakter Winston için yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. İlk başta aşkla meydan okuduğu sisteme, O'Brien'ın kışkırtma ve aldatmacasıyla çekildiği Kardeşlik örgütüne umut bağlamıştır. Ancak, burada umut ettiği şeyin aslında sistemin bir parçası olduğunu fark ettiğinde, büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştır. Partinin karşıtlığını bile partinin kendisinin oluşturduğu bir tuzağa düşmüş ve aşkı Julia ile birlikte Sevgi Bakanlığı'nın ironik bir şekilde işkencesine maruz kalmıştır. Bu süreçte zihinleri yeniden şekillendirilmiş, başka bir deyişle uyumlaştırılmıştır. Winston, bu süreçte hem fiziksel hem de zihinsel olarak büyük acılar çekmiş, sonunda ise tamamen sistemin bir parçası haline gelmiştir. Julıa ve Winston için her şey bitmiştir. Onlar yenilmiş, aşk yenilmişti. Ve telekrandan bir şarkı çalınır; “Güzelim kestane ağacının altında Ben seni sattım, sen de beni.” (Orwell, 2021)
Düşünce
1984George Orwell · Remzi Kitabevi Yayınları · 2021200,1bin okunma
·
178 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.