En ilkel dönemlerden teknoloji çağına, en dehşet verici zamanlardan en kurallı, en sistemli zamana... Değişen, dönüşen onca şeyden sonra insanlık nerede tam olarak insan olabildi? Savaşıp durdu çağlar boyunca toprak uğruna, güç uğruna, öfke uğruna, çıkar uğruna, sahip olunabilecek ne varsa uğruna savaştı durdu. Çağın en gerisinin en ilerisindeyiz ama kafalarımız ne kadar dolu veya ne ile dolu. İnsanoğlu ne zaman doydu?
Hepimiz kendimize ütopyalar yarattık. Ulaşmayı düşlediğimiz o muhteşem yaşamların tahayyülünü yarattık. Yaratılamamış ama yaratılması aynı şekilde mümkün olanı yapmaya uğraştık, bir düş bile olsa en olası gerçekliği kurduk. Vermek zorunda olduğumuz kavgalarımız, hırslarımız, önyargılarımız, korkularımız, kaygılarımız hep çoktu. Hayatımız geçmişin distopyası, korkunç gelecek şimdi için muhtemel bir sondu. İnşa ettiğimiz korku ütopyası gerçekle buluştu. Gündüzün yerini geceye bıraktığı o uçsuz bucaksız karanlığı biz yarattık çıplak ellerimizle.
İlk önce karanlık zamanların en parlak ışığını gösterdiler bize; göz kamaştırıcıydı doğrusu. Önümüze uzanan upuzun yollarda hep ışık vadettiler. Mutlu sonlu hikayeler vardı. Son insan kapıya dayandı. Kapılar açıldı ve en derin karanlıklar o zaman bastırdı. Kurduğumuz hayallerin hayaletleri yalnızca bize kalan... Kimi için hayat sadece bir yanılsamaydı ve gerçek zihinde kurgulanan inançlardan ibaretti..
Bütün harfleri ziyan edilmiş, alıcısı olmayan sözler sarf edilmiş, kitapların kapağı açılmadan çürümeye bırakılmış. Yürümeyi öğrendik öğreneli uçmayı istedik. Tüm açgözlülüğümüzle doğaya saldırdık. Mesele doymaktan öte, sadece zevk için eyleme geçmişti. Daha çok istedik ve daha çok neye sahip olunabilecekse hepsini kendimize istedik. Somut olandan geçip soyut olanı istedik. Maddi olana sahip olmak yetmiyordu;