Rousseau’ya göre iki temel eşitsizlik vardır. İlki; doğadan gelen
bedensel, zekasal ve ruhsal farklılıklardır. Buna doğal ya da fiziksel
eşitsizlik adını verir. İkincisi ise insanlar tarafından oluşturan başkalarına
boyun eğdirme gibi eylemlerdir. Buna da manevi ya da politik eşitsizlik
der. İki eşitsizlik türü arasında ise bir bağ olup olmadığını bedensel
gücün ve zekanın hep aynı kişilerde mi birlikte bulunduğu sorusunu
sormaya sebep olacağı için buna odaklanmayı doğru bulmaz.
Doğa durumundaki insanın tek bildiği araç kendi vücududur.
Güçlüler hayatta kalır, zayıflar yok olur. Bu inancıyla Rousseau, doğal
seçilimi kabul eder. Doğa durumundaki insanlarda hastalığa yol açacak
kaynaklar henüz bulunmadığından hekimlik ve tedavi yaygın değildir.
Ayrıca avcılardan alınan bilgilerle doğada bulunan pek çok hayvanın
yaşadığımız dünyaya bakarak mümkün olması çok zor şartlarda iyileştiği
bilinmektedir. Örneğin hayvanların kırık kemiklerinin ve derin yaralarının
ilaca ve tedaviye başvurmaksızın iyileştiği, kaldıkları yerden hayatlarına
devam ettikleri gözlemlenmiştir. Doğa halindeki insanla toplumda
yaşayan insanı bu yönden karşılaştıramayız. Doğa, bu hak konusunda ne
kadar kıskanç olduğunu gösterircesine, kendi özenine terk edilmiş bütün
hayvanları yeğlemektedir (Rousseau, 1754). Evcilleştirdiğimiz kedi, at,
eşek gibi hayvanlar doğada evlerimizde sahip olduklarından daha
zinde, cesaretli ve daha yüksek boylardadır. İnsanlar da benzer şekilde
toplumsallaşırken cesaretlerini ve fiziksel güçlerini kaybederler. Konut
yokluğu gibi gerekli gördüğümüz çoğu şeyin yoksunluğuna rağmen
hayatlarını sürdürebilirler.
Doğa, hayvanlara ve insanlara emreder; hayvanlar buna her
seferinde boyun eğerken insanların direnmeyi tercih etme şansları da
vardır. Ayrıca Rousseau, hayvanların tüm hayat boyu görüneceği
bedene birkaç ay gibi kısa bir sürede ulaştığını insanlarda ise bu sürecin
ömür boyu sürdüğünden bahseder ve yaşlanmanın sadece insan için
olmasının sebebini sorar. İnsan yaşlanarak olgunlaşma ve yetkinleşme
kabiliyetinin kazanımlarını kaybeder bu da Rousseau’ya insanın
yaşlanmasının onu hayvandan daha aşağı bir durumda bırakıp
bırakmayacağını sorgulatır. Çünkü hayvan her zaman içgüdüsel hareket
eder yaşlandıkça bu durum değişmez.
Tarımın özel mülkiyet olmadan mümkün olamayacağını çünkü
insanın kendine yetecek ürünü elinde tutacağından emin olmadığında
çalışmak için yeterince güdülenemeyeceğini söyler. Sabit bir şekilde
barınacak yeri olmayan, sürekli yer değiştirmek zorunda olan ve hep
farklı insanlarla denk gelen insanın geleceğe bilgi taşıyamayacağını ve
bunun da nesiller arası bilgi aktarımını imkansız hale getireceğini öne
sürer.
Dilin varlığı, insan türünün gelişimi için çok önemli bir etkendir.
İnsanlar arası bağlar günümüzdeki gibi olmadığından geceleri rastgele
bir yerde uyur, yalnızca içgüdüsel olarak rastgele kişilerle cinsel ilişkiye
girerlerdi; anneler çocuklarını emzirir, kendi yiyeceklerini bulacakları
yetkinliğe ulaştıkları zaman çocuklar annelerinin yanlarından ayrılırlardı.
Bu yüzden de bir dile ihtiyaç duyulmuyordu. Hayat anlık olarak
yaşanıyordu. İlk kelimelerin anlamları çok genişti, zamanla dil gelişerek
anlamsal karışıklıklar azaldı ve yeni kurallar oluşturuldu. Rousseau,
“Toplum mu dilleri yoksa diller mi toplumu kurdu?” sorusunun cevabını
vermez; bu soruyu düşünmek isteyene yöneltir.
Merhametin doğal bir duygu olduğunu kabul eder. Aşk duygusunu
ise fiziksel olan birleşme arzusu ve manevi arzu olarak ele alır. Manevi
arzunun toplum alışkanlıklarından doğduğunu ve kadının erkek
üzerinde egemenlik kurma amacında olduğunu söyler. Aşk da diğer
tutkular gibi toplum içinde kazanılır.
Yani Toprak parçaları çitlerle çevrildi, özel mülkiyet oluşturuldu. Bu
insanın doğa halinden çıkıp uygar topluma geçişinin ilk aşamasıydı.
Kendilerine kulübe yapıp barınacak bir yer sahibi olanlar, olmayanlar
üzerinde bir üstünlük kurdu. Kulübesi olmayanlar olanlara
saldırmaktansa onları taklit ederek kendilerine kalacak yerler yaptılar.
İnsanlar karşılıklı olarak anlaşmayı, birbirlerinin hislerini daha yakından
gözlemleyebilme şansı bularak karşısındaki kişinin de kendisiyle benzer
tepkiler verip benzer hisleri paylaştığını öğrendi. Mülkiyet fikrinin
oluşumu, bilgilerin geleceğe aktarılabilmesine neden olmuştur. Özel
mülkiyet, insan türünü geliştiren çok önemli bir gelişme olsa da
beraberinde çok büyük sıkıntılar da getirmiştir. Örneğin kadınlar ve
erkekler arasında ilk ayrımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Artık sabit bir
yerde yaşandığından çocuklar annelerinden ayrılmıyor, kadın ve erkek
yalnızca cinsel birleşme yaşayıp sonrasında birbirini görmezden
gelmiyordu. Bu yüzden kadınlar daha çok evde kalmış ve çocuklara
bakmaya başlamışlardı. Erkekler de çalışıyordu. İnsanlık eskisi kadar
vahşi değildi. Hayvanlardan korunmakta zorlanıyorlardı. Ama bir araya
gelebiliyor ve araçlar geliştirebiliyorlardı.
Komşuluk ilişkileri gelişiyordu. Sürekli tanıdık kişileri görmek
insanların hayatlarının önemli bir parçası oluyordu. Boş vakitlerde
toplanarak şarkı söyleyip dans ettiler. İnsanlar kendilerine
bakılmasından hoşnut olmaya ve başkalarına bakmaya başladı.
Birbirlerini takdir edip yerdiler, kıskançlık ve övgü kavramlarıyla
tanıştılar. İntikam konusunda zalim oldular. Kanunlar oluşmamış
olduğundan herkes yargıçtı. Belli ölçüde karşıdaki kişiyle empati kurulsa
da kanunun yoksunluğu sebebiyle her şey kişilerin takdirindeydi.
Zamanla eşitsizlikler arttı. Zenginliğin verdiği zevkle insanlar
kendilerinden maddi olarak altta kalan kesime hükmetme isteğine
kapıldı. Dinin varlığı insanlar üzerinde bir baskı oluşturarak bu isteği
denetlese de zaman zaman kişi kendi çizdiği yoldan sapma pahasına
olumsuz davranışlarda bulundu. Çünkü gerçekleştireceği herhangi bir
kötü eylemin bedelini anlık olarak ödememekteydi. Bunun sonucu
olarak da o bağlantıyı kuramayıp yine kendi hırslarına kapılarak
davranmışlardı. Fakirler zengin kesimin maddi desteğine ihtiyaç
duyuyorken zenginler de onların hizmetine ihtiyaç duyuyordu.
Zenginlerin her malda kendilerine hak görüp el koymasıyla ve fakirlerin bunlara tepki göstermesiyle beraber karışıklıklar, güvenlik sorunları,
yolsuzluklar ortaya çıktı. Yolsuzlukları ve kötüye kullanmaları önceden
sezmeye en yetenekli olanlar, bu yolsuzluklardan, kötüye
kullanmalardan yararlanmayı hesaplayanlardır (Rousseau, 1754), tam bu
sebepten dolayı zenginler herkesi silahlandırmaya teşvik ettiler. Üstü
kapalı şekilde kendilerine karşı yapılan saldırıları yine kendi yararları için
kullandılar.
Birleşip saldırılara karşı koymak adına yeni toplumlar kuruldu.
İnsanlar savaşlarda sebebini düşünmeden birçok kişiyi öldürdüler ve bu
ölen kişilerin sayısı doğa durumundakinden çok daha fazlaydı
(Rousseau, 1754). Rousseau bu düşüncelerinden de anlaşılabileceği
üzere savaşa karşıydı.
İnsanlar arası ilişkilerde en kötü şeylerden birinin bir efendiye itaate
zorlanmak olduğunu belirtir. Halkın başına şefin geçmesi onları
efendiden korumak içindir. Babalık konusunda ise uygar toplumun
babadan türediğini söylemek yerine babanın uygar toplumdan
türediğini söyler. Toplumlar oluşur ve bir arada toplanırlar. Bu da bu
kişiyi onların babası yapar. Kişinin özgürlüğünden feragat etmesi, basit
bir maldan feragat etme gibi bir olayla kıyaslanamaz. Özgürlük insan
hakkıdır ve bunun tasarrufu söz konusu olamaz.
Hükümetler, seçimle başa gelirdi. Zenginlik, yaş ve kendini dinletme
gücü seçilme ihtimalini artıran özelliklerden olmuştur. Seçimleri yaşça
büyük olanlar kazandığından seçimler sık sık tekrarlanırdı. Karışıklıklar
ve yolsuzluklar iç savaşlara, partilerin radikalleşmesine sebep oldu.
Karışıklıklardan yararlanarak prensler resmi görevlere ailelerini atadı.
Babadan oğula geçme bir sistem oluşmaya başladı. Halk aşağı görüldü,
köleleştirildi. Politik gelişmeler sonucunda halk ile yönetenler arasında
eşitsizlik günlük hayatta da etkisini gösterdi. Halk kendi üstündekilere
değil altındakilere baktığı için başkalarına zincir vurabilmek uğruna
kendi zincirlerine razı oldu (Rousseau, 1754). Bir avuç zengin kesim
kendilerinden maddi olarak aşağıda olan fakir kesim var olduğu için
bundan zevk duydu. Kendi durumları aynı kaldığı takdirde bile halkın
yoksulluktan kurtulması onlara aynı zevki vermeyecekti.
Doğa halinde neredeyse hiç bulunmayan eşitsizlik, gücünü ve
artışını yeteneklerimizden ve insan aklının ilerlemesinden alır ve sonunda
mülkiyetin ve kanunların yerleşmesiyle sabitleyip yasallaşır. (Rousseau,
1754)
Jean Jacques Rousseau’nun insanlar arasındaki eşitsizliğin temel
kaynağı olarak mülkiyeti gördüğü yorumu yapılabilir. Mülkiyetin
oluşumuyla birlikte hem cinsiyetler arası hem de sınıflar arası ayrım
doğmuştur. Zengin sınıf ve erkekler fakir halka ve kadınlara karşı baskın
gelmeye başlamıştır. Açgözlülük, birilerine sürekli boyun eğdirme isteği
bu sınıfların varlığını sürdürmesini sağlamıştır. Kanun konusunda baskın
sınıflar daha etkili olmuşlardır. Yolsuzluklar ve çeşitli hilelerle yoksul
kesimi yönlendirip kendi çıkarları için kullanmışlardır. Kanununa boyun
eğmeyip onu çıkarına göre değiştiren kişiler oldukça toplumdaki herkes
onun insafına kalır. Rousseau ise halkın kanun oluşturmakta en çok
katkıda bulunan kesim olmasını ister. Çünkü işin pratik kısmında en çok
var olacak kişiler halktır. Böylece daha insaflı ve uygulanabilir bir kanun
oluşturulabilir. Egemenliği halkın iradesine bırakmasıyla cumhuriyetçi
akımın kurucularından sayılmıştır. Çeşitli liberal, milliyetçi, sosyalist,
anarşist ve faşist akımlar görüşlerinin çeşitli yönlerinden
etkilenmişlerdir. Rousseau’nun herkesin eşit ve özgür olduğu, kimsenin
başkalarının baskısı altında kalmadığı bir toplumu düşlemesine rağmen
kuramında “çoğunluk despotizmi”ni dengeleyecek önlemlere yer
vermemesi, “sınırlı devlet” ilkesine karşı çıkması, “negatif özgürlük”
anlayışını benimsememesi, çoğulculuğa kuşkuyla bakması sebebiyle
“totaliterizm” eleştirilerine uğramıştır. [Ceren Kalfa, Faruk Ataay (2015)]
Farklı ideolojilerden kesimler onun görüşlerine kendilerine uyarlamış
hatta bazı noktalarda da suistimal etmişlerdir. Jakobenler, Rousseau’nun
monarşi karşıtı, cumhuriyetçi düşünceleri ve yurttaşlık anlayışı kadar,
“totaliter halk egemenliği” düşüncesinden de etkilenmişlerdir. Bunun
çekici gelmesinin temelinde Fransız devriminin radikalleşerek eski
feodal toplumu ve monarşiyi tasfiye etmeye girişmesi sürecinde,
kuramsal dayanak sağlaması önemli bir etmendir (Thomson, 2000:
119-120; Ben-Amittay, 1983: 197; Lecercle, 1995: 23-31; Köker, 1992: 58-60). Rousseau’nun siyaset kuramının en tehlikeli kullanımı ise 20.
yüzyılda özellikle Avrupa’da gelişen faşist hareketlerde ortaya çıkmıştır.
Çoğunlukçu demokrasinin uç noktalara vardırılmasıyla parlamentoda
sahip olunan çoğunluk iradesine dayalı bir “çoğunluk despotizmi”
kurmuş ve böylece muhalif partiler yok edilmiş ve sivil özgürlükler
ortadan kaldırılmıştır. Bu tür rejimler Rousseau’nun “genel irade”
kuramını suistimal ederek, bireysel özgürlükleri devletin iradesine tabi
kılarak, bireysel ve sivil özgürlükleri ortadan kaldırıp, bireylerin özel
yaşamlarını devletin kontrolüne alabilmişlerdir (Arnhart, 2011: 266-267,
272; Göztepe, 2010; Hakyemez, 2003: 89) [Ceren Kalfa, Faruk Ataay
(2015)]
Doğa halindeki insan hayatını sürdürebilmeye odaklıyken toplum
insanı geçim derdinin yanında hırslarına da kapılmıştır. Bana kalırsa
aralarındaki en büyük fark budur. Dünyadaki neredeyse her sorunun
temelinde farklı amaca yönelik hırslar yatar.
KAYNAKÇA
• ROUSSEAU, J. J. (2021). İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı (Çev.
Rasih Nuri İleri). (18. Baskı). Say Yayınları. Topkapı-İstanbul (Eserin
orijinal hali 1754’te yayımlandı).
• felsefe.gen.tr . (2019) “Fideizm Nedir”. (Erişim: 01.01.2025)
felsefe.gen.tr/inancilik-fidei...
• Gökalp İğci. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı. (2020).
• Kalfa, C., Ataay, F. (2015). Rousseau ve Çoğunlukçu
Demokrasi Anlayışı. Cilt (7). 457-489. alternatifpolitika.com
eng/makale/rousseau-ve-cogunlukcu-demokrasi-anlayisi
(Erişim: 01.01.2025)
• ŞENEL, A. (2020) Siyasal Düşünceler Tarihi (Kısaltılmış ve Gözden
Geçirilmiş 9. Baskı), Bilim ve Sanat Yayınları, Ostim-Ankara (Eserin
orijinali 1982’de yayımlandı.)