Puan vermedi·200 syf.··
Beğendi
·
2024 91. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2024 22:50
Etnisiteyi Sosyolojik Olarak Anlamak Etnisite kavramının kökenleri eski Yunancada paganları ikinci sınıf insanları tanımlamak için kullanılan ethnos/ ethnikos sözcüğüne dayanır. Bu kavram sosyolojik olarak 1953 yılında D. Riesman tarafından ortaya konulmuştur. 1960 ve 1970'li yıllarda daha yaygın bir kullanıma kavuşmuştur ve ilk olarak belirli bir kültürel farklılık biçimini vurgulamak amacıyla oluşturulmuştur. Ancak zaman içerisinde farklı anlamlar kazanmıştır. Örneğin anglo Amerikan geleneği bu kavramı çoğunlukla ulus devletlerde yer alan azınlık gruplarını belirtmek için kullanırken Avrupa geleneği ise tarihsel açıdan, soy ve toprak aracılığı ile tanımlanan milliyeti nitelemek için tercih etmiştir. Her iki gelenekte de ırk kavramını tanımlamak için de kullanılmıştır. 1950 ve 1960'lı yıllarda sömürgeci dünyanın çökmesi ile birlikte sömürge devletlerine yapılan göçler burada etnisite kavramının kullanım alanını genişletmiş ve bu buna göre etnisite hem göçmen azınlıkları ifade etmek için, hem de soy veya toprakla belirlenen tarihsel etnisite kavramının tanımı olarak da kullanılmıştır. Balkanlarda ve Kafkaslarda görülen etnik temizlik politikalarının ortaya çıkması komünizmin çöküşünün, Sovyet tarzı federasyonların etnik açıdan ayrılması tanımlama meselesine yeni bir anlam katmış. Bunun neticesinde ilkel, barbar ve geri kalmış bir anlam kazanmıştır. Sosyolojik düşüncenin Max Weber dışındaki klasikleri etnik kavramını kullanmamıştır. Sosyologlar kültürel farklılığı izah etmek için antropoloji alanına başvurmuştur. Frederik Barth’ an önce kültürel farklılık sosyal gruplar onları eşsiz ve farklı kılan kültürel özellikler taşırlar şeklindeki geleneksel yollarla içten dışa doğru açıklanmıştır. Kültür kesin veya göreli olarak değişmez, kalıcı ve bir bütün olarak algılanmaktaydı. Kültürel farklılık bir topluluğun özelliklerinden yola çıkarak belirlenmekteydi. Barth, kültürel farklılığın geleneksel anlayışını tamamen değiştirmiştir. Etnisite kavramını dıştan içe doğru tanımlamıştır. Etnsitenin, sosyal grupları farklı kılan kültürel özelliklere sahip olma anlamına gelmediğini, daha ziyade bu farklılığı mümkün, görünür ve sosyolojik açıdan anlamlı kılan diğer sosyal gruplarla etkileşim anlamına geldiğini ifade etmiştir. Buna göre grubu tanımlayan kültürel özellikler değil, grubu çevreleyen etnik sınırlardır. Söz konusu farklılık yalnızca diğerleri ile olan etkileşim sonucu oluşur, gelişir ve muhafaza edilir. Etnik sınırlar sosyal eylemin bir ürünü olarak açıklanır. Kültürel farklılık biz ve onların sınıflandırılmasını ve tanımlanmasını sağlayan sosyal ilişkilerle ortaya çıkar ve kendi başına etnik bir bütünlük oluşturmak. Grup kimlikleri daima olmadıkları şey doğrultusunda tanımlanmalıdır. Bu tanıma göre etnisite evrenseldir, kültürel ve sosyal gruplar sadece diğerleri ile etkileşim sonucu ortaya çıktıkları için azınlık grupları ile sınırlandırılamaz. Çoğunluk etnisite incelenmeden azınlık grupları anlaşılamaz. Buna göre etnisite belli bir gruba ait bir şey veya ortak bir varlık değildir . Etnik farklılık olarak ifade edilen kültürel farklılık ancak aktif, hareketli, dinamik olunca sosyolojik anlam kazanır. Buna göre etnisite dinamik ve hareketli bir güçtür ve bu sosyolojik sorgulama aralığını daha geniş ve keskin kılmaktadır. Kitabın Yapısı Kitabın temel amacının etnik ilişkilerin önde gelen sosyolojik teorilerini sistematik bir şekilde araştırmak ve analiz etmek olduğu söylenebilir. Bu bağlamda kitapta, etnik ilişkiler üzerine en etkili ve modern sosyolojik önerme olarak değerlendirilebilecek sekiz teorik yaklaşımıa odaklanılmıştır. 1. Neo- Marksizm 2. İşlevselcilik 3. Sembolik etkileşimcilik 4. Sosyobiyoloji 5. Rasyonel seçim teorisi 6. Elit teorisi 7. Neo- Webercili 8. Anti temelcilik... Kitabın ikinci bölümünde Marx, Durkheim, Simmel, Weber gibi sosyolojik klasiklerinin etnik ilişkiler üzerine düşünceleri ele alınmıştır. Burada klasik sosyoloji teorisinde etnisitenin mevcut olduğu, yaygın kanın aksine ileri sürülmüştür. Etnik ilişkiler sosyologların ilgi alanlarının merkezinde yer almamıştır ancak etnik ilişkilerin çağdaş yorumları için temel oluşturmuştur. Sosyolojinin klasiklerinin etnisite hakkında söyleyecek oldukça az şeye sahip oldukları kesindir ancak onlar çağdaş sosyoloji teorilerinin etnisiteye ilişkin olarak kendilerini inşa edebilecekleri bir temel oluşturmuşlardır. Klasik sosyologların bu konu ile ilgilenmedikleri savı yanlış iki temel yorumdan kaynaklanmaktadır. • İlk olarak etnisitenin tam anlamıyla 19 ve 20 yüzyıllarda genel kullanımda olmayan oldukça yeni bir terim olarak kabul edilmesi ve Weber haricinde hiçbir klasik sosyoloğun çalışmalarında bu terimi kullanmamış olması. Fakat yeni bir terime sahip olmak sosyal olgunun da yeni olduğu anlamına gelmez yani burada sosyal eylemin yeni olmadığı klasiklerin de bu tür konularla meşgul oldukları kabul edilmelidir. Sosyal eylem konuları ulusallık sorunu, milliyet, ırk, kültür, kültürel olarak farklı topluluklar gibi çeşitli isimler altında klasik sosyologlar tarafından çalışılmışlardır. • İkinci olarak sosyoloji, modernleşmenin ortaya çıkışında, sanayileşmenin, kentleşmenin ve sekülerleşmenin dünya toplumlarına girdiği önemli toplumsal değişmeleri açıklamaya yönelik analitik bir girişim olarak algılandığı için herhangi bir kültürel özgünlük biçimine önem vermemiştir. Bu bakımdan sosyolojinin klasikleri etnisiteye çok fazla zaman ayırmak zorunda kalmamışlardır. Çünkü onlara göre etnisite eski ve yok olmakta olan bir olgu olarak görülmüştür. Onların bu odaklanma eksiklikleri olgu üzerine bir teoriyi geliştirmedikleri anlamına gelmemektedir sosyolojinin klasikleri farklı biçimlerde etinisitenin neden ve nasıl yok olmak üzere olduğunu ya da başka bir şeye dönüştüğünü açıklamak zorunda kalmışlardır.. • Marks, sınıf mücadelesinde ve kapitalist gelişmede • Durkheim, mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya geçişte • Simmel, toplumlaşma ve sosyal farklılaşmada • Weber, değişen statü hiyerarşilerinde ve siyasal hareketlilik de cevabı bulmuştur. Kitabın üçüncü bölümü, etnisite çalışmalarında Neo- Marksist yaklaşımları incelemektedir. Biri etnik grup eşitsizliğine odaklanan politik ekonomi çalışması üzerine, diğeri ise devletin işçi sınıfının birleşmesini engelleyen ırkçı ideolojisinin yanı sıra; etnik olarak bölücü koşulların yeniden üretimi ve kurumsallaştırılması alanındaki rolü üzerine olacak şekilde, Neo- Marksist araştırmada birbirine eşit uzaklıktaki iki farklı yaklaşımın ayrımını yapmaktadır. Geleneksel Marksizm, etnisiteyi, yalnızca sınıfsal karşıtlığı gizleyen ve bu yüzden de üretimin neredeyse sadece kapitalist boyutuna odaklanan ideolojik bir maske olarak ele alır. Neo Marksizm, kültürel alanın bağımsızlığı konusunda çok daha hassastır.. Çağdaş Marksizm, sınıf çözümlenmesinin sınırlılığının bilincinde olarak, etnisite incelemesinin ilgi merkezini sınıf yerine, yeni sosyal akımlara ve kimliklere yönlendirerek genişletir. Neo-Marksizm, klâsik Marksist yaklaşımım etnisiteye dair güçlüklerini aşma girişimi olarak ortaya çıkmıştır. Marks’ ın ekonomik altyapının, etnik üst yapıya önceliği vurgusu ve sınıfın etnisite üzerindeki tarihsel üstünlüğü iç sömürgecilik, bölünmüş emek piyasası, göçmen emeğin politik ekonomisi ve etnisitenin göreli ve mutlak özelliği gibi yeni kavram ve modellerin ortaya çıkması ile yumuşatılmıştır. Neo- Marksizm , etnisitenin başlangıçta öngörülenden daha belirgin ve dirençli bir olgu olarak devam ettiği çağdaş dünyanın toplumsal gerçeklerini kabul etmektedir. Sonuç olarak Neo Marksizm son derece ekonomik odaklı ve sınıf merkezli kalmıştır, Bu nedenle etnik biçimlerin çokluğu ile baş edebilecek dengeli ve kapsamlı bir etkinlik ilişkiler kuramı üretememiştir. Dördüncü bölüm, etnik çeşitliliğin ve modernleşmenin ters orantılı olduğunu savunan Durkheimcı mirastan yararlanarak, etnik ilişkilerin işlevselci yorumlarını inceleyip irdelemektedir. Bu bölüm, etnisite üzerindeki iki temel işlevselci unsur olan yapısal işlevselcilik ile çoğulcu toplum teorisi arasındaki farkları ortaya koymaktadır. Yapısal işlevselcilik, genel olarak etnik gruplarında dayanışma modelleri ve bunların ulus devletin hakim olan değer sistemleri ile ilişkisini incelerken, çoğulculuk ortak bir siyasi yapı dahilindeki farklı etnik toplulukların uygun birleşme şekillerini araştırmaktadır. Çağdaş işlevselci yorumlar evrilerek, öncekilerden ayrılmakta, sanayileşme ve kentleşmenin geleneksel yaşam tarzlarını dönüştürerek yarattığı yoğun etki üzerinde durmaktadır. Durkheim’ ın sanayileşme, kentleşme ve daha karmaşık iş bölümüyle etnik bağlarım azalacağına olan inancı, toplumsal gerçeklik tarafından sorgulanmıştır. Neo-Durkheim’ cı tepki birbirinden farklı fakat uyumlu iki işlevselci biçimde geldi. • Yapısal işlevselcilik/ genel toplum teorisi • Çoğulcu toplum/ etnik bölünme teorisi İşlevselciliğin her iki biçimi de sosyal geliskenin ana kaynakları olarak normları, değerleri ve fikirleri vurgulayarak Durkheim’ ın belirlediği ilkelere bağlı kalmıştır. Jeffrey Charles Alexander’ ın neo- işlevselciliğinin dışındaki etnisiteye yönelik işlevselci yaklaşımlar, modernleşme sürecinin son tahlilde etnisitenin varlığını yok edeceği inancına inatla bağlıdırlar. Buradan modernitenin gelişi ile etmesi senin öneminin azalması gibi Durkheim’ cı görüşün yapısal işlevselciler tarafından da benimsendiği söylenebilir. 1940, 1950 ve 1960’ ların başlarında hakim olan sosyolojik yaklaşım yapısal işlevselselciliktir. 1980'ler ile 1990'larda neo- işlevselcilik olarak bir canlanma yaşadı. Bu teorik yaklaşımı zengin ve kapsamlı olduğu zamanlarda etnisite nadiren analiz nesnesi oldu. Sadece Talcot Parsons ve Jeffrey Alexander’ ın çalışmalarında etnik ilişkilerin tutarlı ve iyi ifade edilmiş işlevselci bir açıklaması bulunabilir. Onların etnisite yorumları yapısal işlevselciliğin belirtilecek olan temel ilkeleri etrafında inşa edilmiştir. • Toplumlar, genel değer kalıplarını paylaşan sosyal sistemlerdir. • Sosyal sistemler, çatışmadan kaçınırlar ve bir organizmadaki sağlıklı duruma benzer bir normallik amaçlarlar. • Sistemin parçaları genellikle birbirine bağlıdır ve her bir parça, sistemin bütün olarak başarılı bir şekilde işlemesini ve yeniden üretilmesine katkıda bulunarak belli bir işlevi yerine getirir. • Sistem krize girdiğinde, parçalarının tekrardan organize olabileceği yeni bir denge durumuna ulaşmak için alternatif yollar arar. Yapısal işlevselciler Durkheim’ ın etinisite teorisinin baskın üç yanını dile getirir. 1. Etnik grup dayanışmasına odaklanma 2. Bireysel davranışlar için ahlaki bir pusula olarak etnik grubun işlevi 3. Modernleşmenin etnik kimlikleri ortadan kaldıran bir süreç olduğu fikri.. Parsons, her eylem sisteminin düzgün işlemesi için yerine getirmesi gereken 4 ön gereklilik belirlemiştir. Uyum, amaca ulaşma, bütünleşme ve gizil kalıp korunması. Buna göre uyum çevredeki uygun kaynakların güvenliğini sağlama ve dağıtma yeteneği ile ilgilidir. Amaca ulaşma, sistemin çevresindeki ve diğer kaynakları harekete geçirme ve öncelikli amaçların belirlenmesi yoluyla sistemin amaçlarını ulaşma potansiyeli ile ilgilidir. Bütünleşme, sistemin işlemesi için bir sistem içindeki çeşitli aktörlerin ve birimlerin düzenlenmesi, ayarlanması ve koordine edilmesini içerir. Son olarak, gizil kalıp koruması, bir bütün olarak sistemin ortak merkezi değerlerini sürdürme yeteneği ile ilgilidir. Sistemdeki gerilimleri kontrol etmek ve sistemin egemen kültürel kalıplarını korumak için sosyal aktörleri harekete geçirmek zorundadır. Parsons, etnik grupları kökenlerini ya aynı kategorideki etnik gruba mensup olan atalara ya da ortak bir ataya dayandıran akrabalık gruplarının toplamı olarak tanımlar. Parsons etnisiteyi “ kendine özgü biri tarih bilinci içine gömülmüş eşsiz bir kimlik duygusuna sahip net olarak tanımlanmamış bir grup olarak görür. Durkheim’ ın grup dayanışması, Parsons’ ta nesiller arası kültürel gelenek ve bir gruba gönüllü bağlılık biçiminde kendini gösterir. Ve burada etnik grup dayanışmasının korunması için ortak bir dil, ortak kültürel tarih ve normatif beklentiler gereklidir. Parsons’ ta sistem teorisi ile ilgili olarak etnisite egemen değerlerin aktarılmasında ve sosyalleşme sürecinde etkindir . Parsons’ un etnik ilişkiler teorisinin son bölümü modernleşmenin etnisite üzerindeki etkisi ile ilgilidir. Buna göre modernleşmenin gelişi ve kitlesel sanayi toplumlarının gelişmesiyle etnik gruplar yapısal işlevlerini yitirmişler. Kültürel ve sembolik gruplar haline gelmişlerdir. Çoğulcu toplum yaklaşımı, sömürgecilikten miras kalan yeni bir olgu olduğu düşünülen şeyin ortaya çıkışını açıklama ihtiyacından doğmuştur. – tek bir siyasi çatı altında içten bölünmüş toplumlar. Kavramın mucidi J. S. Furnival.. Çoğulcu toplum, aynı siyasal ve kurumsal bir otorite sistemi altında yaşayan, kültürel olarak derinden ayrışmış bir toplumdur. Kuper, çoğulcu toplumları etnik, ırksal ya da dinsel olarak iç bölünmelere dayanan ve farklı yaşam biçimlerini sürdüren, tek bir siyasal otorite altındaki siyasal birimler olarak tanımlar. M.G.Smith, çoğulcu toplumu, varlığın dışsal etkenlere borçlu, ortak bir toplumsal iradeden yoksun farklı parçaların birleşimi olarak tanımlar. Buna göre etnik birimler çok az karşılıklı temas halinde olan, birbirleri üzerinde etkileri yok denecek kadar az olan bağımsız varlıklar olarak işlev görürler. Sosyal çoğulculuk kurumsal çeşitliliğin ve kolektif ayrımcılığın eş zamanlı varlığıyla karakterize edilir. Etnik gruplar farklı, fakat eşit varlıklar olarak aynı anda birlikte var olurlar. Etnik ve ırkısal ilişkiler her toplumda hakim olan birleşme yapıları tarafından kendilerine verilen yer ve alan tarafından şekillendirilir. Aynı toplumlarda, farklı yapılar tarafından düzenlenebilirken farklı birleşimlere sahip olan toplumlar çok benzer yapılara sahip olabilirler Yapısal işlevselcilik ve çoğulcu toplum teorisi genel mantık olarak birbirine çok benzemektedir. İşlevselciler toplumları eski sistemlerin işlevsiz hale geldiği ve sürekli olarak yeni , daha uzmanlaşmış ve daha uyumlu alt sistemlerle yer değiştirdiği, farklılaşma süreciyle basitten karmaşığa ve gelişmiş olanlara doğru ilerleyen sistemler olarak görür. Yeni alt sistemler tam olarak işlevsel olmak için diğer alt sistemler ve genel toplumsal sistemle bir bütün olarak değer uyumluluğunu göstermelidir. Ve bu şemada etnisite için fazla bir alan yoktur. Etnisite modernleşme ile birlikte ortadan kalkacak mı? İşlevselci açıklamalar etnisteyi ele alırken üç eksiklik gösterirler.. 1. etnik ilişkiler, tek yönlü modernleşme sürecine gereğinden fazla bağlıdırlar. 2. Bu yaklaşım, birey ve etnik grup eylemleri analizinde, çıkarlar ve duygular üzerinden değer ve normları aşırı vurgular. 3. Bu yaklaşım, etnik çatışma gibi, ani toplumsal değişme biçimlerini açıklamakta yetersizdir. Modernleşme genellikle rekabet olarak belirtilir. Yoğun sanayileşme ve kentleşme genellikle bireyleri etnik kökenlerinden ayırır ve onları iş, konut, eğitim ve diğer sınırlı kaynaklar üzerinde rekabet etmeleri için yeni kentsel alanlara ve sanayi alanlarına çeker. Bu durum; etnik grup üyeliğinin Bir siyasal hareketlilik kaynağı olarak kullanılması muhtemel olduğu ortamlar yaratır. Bu süreçte modernleşme, etnik grup kimliklerini zayıflatamayacağı gibi tam tersine, etnik grup üyeliği bireyin ve grubun ekonomik kazancının ya da siyasal gücünün önemli bir kaynağı haline geldiği için, etnik grup üyeliğini güçlendirecektir. Modernleşme etnik ilişkileri etkilese de onları ortadan kaldıramaz. Modern dönemde sergilenen grup dayanışması biçimlerinin eski, saf, etnik bağlarla çok az ilgisinin olması, aynı zamanda ilksel varlıklar olarak etli gruplar şeklindeki işlevselci algının da temelden kusurlu olduğunu göstermektedir. Modern etnik gruplar sürekli kendilerinin atalarıyla tarihsel sürekliliğe sahip olduklarını iddia etseler de sosyolojik olarak onların yeni ilişki biçimine sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bilgisayar bağlılıklar sözde değişebilir; gruplar dil bilgisi olarak asimile olabilir, dinler sekülerleştirilebilir ya da dönüştürülebilir, gelen eşler ve semboller unutulabilir ya da yeniden diriltilebilir fakat yine de gruplar etnik alabilirler. İşlevselcilerin kesin olarak kabul ettiği gibi etnisite, güçlü bir grup dayanışmasının ve ahlaki bütünlüğünün kaynağı iken, bundan çok daha fazlasıdır. İşlevselcilik, etnisitenin sembolik bir ilksel dayanışmadan daha fazlası olduğunu ve modernite ile tamamen uyumlu olduğunu kavrayamaz. Yoğun toplumsal ve mekansal hareketlilik, karmaşık ve sürekli artan iş bölümü ile kıt kaynaklara yönelik çetin mücadele modernliği birey ve grup siyasal taleplerinin kültürel talepler olarak ifade edilmesi için ideal bir alan haline getirmektedir. Etnik bağları baskılamak yerine, siyasettin genellikle etnisitenin gölgesi altında düzenlenmesi nedeniyle modernleşme etnik bağları pekiştirmektedir. Beşinci bölüm, etnik olguların sembolik-etkileşimci açıklamalarını incelemekte, aynı zamanda sosyal eylemin genellikle ekonomik eylemden daha sembolik olması nedeniyle, çözümlemenin odak noktasının, gerçeğin bireysel ve kolektif öznel algısı üzerinde olması gerektiği görüşünü irdelemektedir. Bu açıdan etnisite bireylerin ve grupların durum tanımını edindiği, koruduğu, dönüştürdüğü veya değiştirdiği sosyal bir süreç olarak incelenmiştir. Etnik grupların durumun kolektif tanımı aracılığıyla hareket ettiği kabul edilir ve buna göre deneyimlerini yorumlama sürecine dahil olurlar. Etkileşimciler için etnik gruplar arasındaki ekonomik ödüllerin veya siyasi gücün nesnel ve eşit olmayan dağılımı, her zaman grup çatışmasına neden olmaz. Bu, daha çok onların karşılıklı sembolik yorumlamalarına ve grup içi veya gruplar arası ilişkileri belirleyen kolektif algılarına bağlıdır. Bu bölüm sembolik etkileşimciliğin birey ve grup algılarının çeşitliliğini ve etnisitenin dinamit niteliğini doğru bir şekilde vurgulamasına rağmen; tartışma mantığının etnik ilişkilerin ekonomik ve siyasi gerçekliğine yer vermeyecek kadar idealist ve göreli olduğunu ileri sürmektedir. Kitabın altıncı bölümünde sosyobiyologların insanoğlunun çoğunlukla kendi anlam dünyasını yaratan sembolik ve kültürel varlıklar olduğu görüşüne olan sert eleştirileri yer almaktadır. Sosyobiyoloji, insanın etten ve kandan ibaret olduğu gerçeğinden yola çıkar. İnsanların, hayvanların dünyasında olduğu gibi; yemesi, içmesi, uyuması ve çiftleşmesi gerekmektedir. Sosyobiyologlara göre insanlar, hayvanların başka bir türüdür ve genetik olarak genlerini yeniden üretmeye programlıdır. Eğer doğrudan yeniden üretim mümkün değilse, kişi bunu akraba seçili mi aracılığıyla dolaylı yoldan gerçekleştirir. Sosyal biyologlar ısrarla etnisitenin akraba seçilemi uzantısından başka bir şey olmadığını ileri sürmüşlerdir. Etnik gruplar ortak soyla tanımlanır ve doğuştan edinilen, kalıtsal ve genel olarak akraba içi evliliklerin gerçekleştiği gruplar olarak kabul edilir. İnsanoğlunun da aynı zamanda doğal dünyanın ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğinin sosyo biyolojik açının geliştirilmesi takdirle karşılanmaktadır. Ancak sosyobiyologların etnik ilişkileri açıklama şekli; akraba seçiliminin biyolojik ve metaforik yorumları arasında sıkıştığı için metodolojik açıdan güvenilir bir açıklama oluşturamayacak kadar zayıf bulunmaktadır. Kitabın yedinci bölümü, etnisitenin rasyonel seçim teorisi üzerinde durmaktadır. Bireyleri kıt kaynaklar için mücadele eden çıkarcılar olarak gören sosyologlar, etnisitenin bireysel çıkar için kullanılabilecek bir avantajdan başka bir şey olmadığına inanmaktadır. Aynı dili konuşmak, dini gelenekleri, ortak bir soyu veya herhangi bir kültürel benzerliği paylaşmak, bireylerin birleşmesine yardımcı olur ve böylelikle kolektif eylemin maliyetini daha karşılanabilir duruma getirebilir. Rasyonel seçim teorisyenleri, etnik grupların grup içi dayanışmalarını temelde iki şekilde koruduğunu savunurlar. Etnik gruplar üyelerinin çıkarlarını sağlamak ve bedavacılığı önlemek için bireysel seçimleri kısıtlamakta ve yaptırıma bağlamaktadır. Dolayısıyla etnik grup temelindeki kolektif eylem, bireyin bundan faydalanabilmesi veya alternatif davranışlar sonucu gelebilecek yaptırımlardan korkması durumlarında mümkün olur. Bu yaklaşım savlarının döngüselliği, kültür ve siyaset ile bireysel seçimlerin yapıldığı yapısal koşulları göz ardı etmesi açısından eleştirilmiştir. Sekizinci bölümde, etnik ilişkiler elit teori açısından incelenmiştir. Sosyobiyolojinin aksine, bu teori etnisiteyi anlamadaki en önemli şeylerden birinin insanoğlunun biyolojik hayvanlar yerine siyasi varlıklar olarak ele alınması olduğunu ileri sürer. Elit teorisinin iki kolu kültürel ve araçsalcı olarak adlandırılır. Araçsalcı bakış açısı güç sahiplerinin kitle desteğini manipüle etmek amacıyla oluşturdukları çıkarcı strateji temeline dayanır, kültür bakış açısı siyasi sembollerin etnik grup için veya grup dışı bir kaynak olarak kullanılmasını inceler. Kültürel özellikler çoğu zaman sadece keyfidir ve etnik ilişkilerde önemli olan şey, bu sembollerin sosyal grupların nasıl, ne zaman ve kim tarafından manipüle ettiği konusudur. Ayrıca sosyoloji alanında Çağdaş edit teorisinin açıkça görülen zayıflığı da bu bölümde dile getirilmektedir. Elit teorisinin kavramsal ve metodolojik araçlarıyla kurulacak daha güçlü bir bağlantının, daha sağlam ve açıklayıcı bir yaklaşımın gelişimini ortaya çıkaracağı ileri sürülmektedir. Ayrıca elit teorisi kitleleri pasif, uyumlu ve itaatkar kıldığı etnik hareketin arkasındaki sebepler ve değerler çalışmasını görmezden geldiği için eleştirilmiştir.
Etnik SosyolojiSinisa Malesevic · Nobel Akademik Yayıncılık · 201911 okunma
·
214 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.