Cemal Paşanın Hicaz ve Şam’daki politikalarına, Talat ve Enver Paşayla olan iletişimlerine dair birinci ağızdan bir kaynak. Kitapta son derece çarpıcı anektodlar mevcut. Özellikle dönemin siyasal ve etnik yapılanmasına karşı vurucu temsillerle dolu bir kitap. Suriye, Filistan, Lübnan halkı için Türklerin bir yabancıdan farkı olmadığını ve onlar için sadece o şehri koruyan Jandarmanın esvabı niteliğinde olduğunu söyler Falih Rıfkı. Ayrıca çöl coğrafyasında savaşmak için giden bir avuç askerin çaresizliğini ve hiç müttefik bulamadan kızgın güneş altında zor şartlarda verdiği mücadeleyi anlatır. Bir imparatorluğun hazin çöküşünün hikayesidir Zeytindağı. Çekildiği her yerde vagon dolusu mecidiye bırakan Türk Subayları Arap coğrafyalarında sefalet, açlık ve yabancılıktan başka bir manzarayla karşılaşmaz.
Cemal Paşa’nın Kudüste bulunduğu dönemde Yahudi Oligarkların nasıl çeteleştiğine ve siyonizmin temellerinin nasıl atıldığına dikkat çeker. Filistinli gündelikçi suyunu sıkar, Semiz Yahudi şarabı içer cümleleriyle ifade edilir kitapta. Cemal Paşa’nın Yahudi mahallesini dağıtması ve tüm zenginliğini arkada bırakarak Hama ve Humus’a sürmesi Baflour ve Siyonist örgütlenmenin önünü kapatmaya yetmemiştir. Büyük umutlarla Mısır’ı geri alacağı düşüncesiyle yola çıkan Cemal Paşa yenilgiyi çok acı tecrübelerle kabul etmiş İmparatorluk toprağı diyerek gittiği Arap topraklarının yabancılığını dile kadar hissetmiş ve Arap Milliyetçiliğiyle Türk düşmanlığıyla yüzleşmiştir. Anadolu’nun fakir şehirlerinden trenle geçerken Mısır’da değil buradaydı işimiz dediği Falih Rıfkı’nın notlarına eklenmiştir.
“Karargahın içinde Kudüs düştü sözü ölüm gibi yayıldı. Artık Şam’a , Haleb’e, Beyrut’a gözyaşlarımızı hazırlamalıydık.” Aslında bu kitapta betimlenen gerçek son nefesini veren bir İmparatorluğun şokunu yansıtıyor. Senelerce hükmettikleri toprakların ellerinden öylesine kolay çıkması ve Anadolu mücadelesinin bir imparatorluğun yorgun artıklarından arındıkça nasıl da bir yabancı gibi sırtında kambur yüreğinde dert oluşunu anlatıyor. Payitaht dışına çıkamayan İmparatorluğunun Fetih dışında bir kazanımı olmaması tüm ulusların Osmanlı’dan böylesine kopuk olması son derece iç burkan bir tablo ortaya koymaktadır. Zeytindağı’nın karşısındaki Lut Çukuru için tüm imparatorluğu içine çeken bir mezar deyiminde kullanılması son derece yerinde bir tabirdir. Bu coğrafyanın Osmanlıya dair bir aidiyeti olmaması , çoğunun sefaletten kırılması çoğunun da çıkarcı ve Türk düşmanı olması elimizden kayıp gitmesinde çok büyük etmenler olmuştur. Çölün ortasındaki iki tabur asker iskeleti güneşte pişen İngiliz zırhlarına karşı kazanamayacağı hazin bir savaş vermiştir. “Benim Ahmet’i gördünüz mü? Bu tarafa gitmişti diyen ananın hikayesi. Ne tarafa gitmişti. Aden’e mi , Medineye mi, Kanala mı, Sarıkamışa mı? Ne tarafa. Eşit olmayan bir savaşa. Sefil Anadoludan, anasının memesinden koparılan genç Ahmetler, Mehmetler salgın hastalıklarda, çöllerde kızgın güneşin altında bitlenerek anlamsız bir savaş içinde bu dünyadan geçtiler. Yorgun bir imparatorluğun kayıp evlatları olarak.
“Fakat Ahmedin her şeyi gördü.
Allah’ın Muhammede bile anlatamadığı cehennemi gördü.”