Küçük bir çocuğun gözünden 1930’lar Amerika’sındaki siyahi bir aileyi anlatan bu öykümende zorlu koşullar dramatize edilmeksizin gözler önüne seriliyor. Yazarın kurgu gücünü irdelemeden önce üslubunun etkileyiciliğinden söz etmek çok iyi olacak: Bir çocuğun merkezde olmasına yaraşır bir biçimde karmaşık cümlelerden kaçınarak, fırsatlara rağmen vecizeler oluşturma gayretine girmeden hazmı kolay bir anlatım tercih etmiş. Okuma müddetince, psikolojik tahliller yer yer durağanlaşmaya sebep olsa da eseri bir solukta okumak mümkün. Dolayısıyla genç yetişkin kategorisindeki yeni okurlar için de gönül rahatlığıyla tavsiye edilebilir.
! Heveskaçıran içerir:
Kölelik çeşitli çağdaş uluslarda yasaklandıktan sonra insanın aklını kurcalayan em mühim sorulardan biri, hiçbir şeye sahip olmayan bu insanların “özgürleştikten” sonra ne yaptıklarıdır. Bizim coğrafyamızda kölelerin kaydı ve kontrolü olmamış olan besleme, yanaşma, uşak gibi çeşitli adlarla gayrıresmi kölelik devam ederken Birleşik Devletler’de de buna benzer insani değerlerden uzak düzenler oluşuvermiştir. Bunlardan biri de resmî yönetmeliklerle ne olduğu, nasıl uygulandığı gibi hususları belirlenmiş olan ve Türkçeye ortakçılık diye tercüme edilmiş olan sharecropping’dir. Buna göre tarlalardan elde edilen mahsülden bir pay karşılığında çalıştırılırlar. Hem kendilerinin hem de ailelerinin geçimini sağlamak zorunda kalan eskinin kölesi nevzuhur hür yurttaşın genel olarak bu, beyazların da hâlihazırda isimsizce köleleştirildiği düzene el açmaktan başka şansı yoktur. İşte paralellikler tespit edilmek istense Kemalettin Tuğçu’nun yürek paralayan öykülerinin uzak diyardaki ikizi Sounder’da bahsedilen aile de böyledir. Ancak, tahmin edileceği üzere hasadın da bir tarihi vardır ve zaten siyahî olduğu için insan bile sayılmayan bu ailenin hak gözetilerek ücret aldığını söylemek ahmakça bir iyimserlik olacaktır. Bundan ötürü aile reisi karnını doyurmak için köpeği Sounder ile ava çıkar, rakun ve opposum avlar; anne de araziden topladığı cevizleri toplayıp içini ayıklar, satar. Ama öyle bir zaman gelir ki açlık kapıya dayanır. Jean Valjean’ı ekmek çalmaya iten koşulların benzerini yaşayan babanın üç küçük çocuğunu ve eşini doyurması gerekir. Edebiyatın tekerrürü hakiki yaşamın kendini tekrarlamasından başka bir şey değil. Baba, direnmemesine rağmen şerif ve iki adamı tarafından kötü muameleyle derdest edilir, bu arada efsanevi avcılığını daha ilk sayfalardan öğrenmeye başladığımız Sounder sahibini korumaya çalışırken tüfekle vurulur. Sonuçta ikisinin de fiziksel anlamda ortak bir kaderi yaşadığını görüyoruz.
Bu noktada Sounder ile ilgili söylenmesi gereken pek çok şey var. Evvela isimden söz etmek iyi olacak: Kurguda özel adı olan, daha doğrusu bir adı olan tek karakterdir. Baba, anne, çocuklar. Hiç birinin bir adı yoktur. Bu akrabalık adlarıyla onlardan söz edilir. Kurgu biterken yazarın bu bilinçli tercihinin o yıl Amerika’sında siyahi olmanın bir köpek kadar bile kıymet taşımadığı neticesine varmamı sağladı. Nitekim köpeğin de baba gibi muamele görmesi, ya da daha doğru söylemek gerekirse babanın bir köpekmiş gibi muamele görmesi de bunu destekler nitelikte. Yine de kitabın adı, Lassie veya Beyaz Diş’te olduğu gibi bir kurgu beklentisi yaratmasına rağmen kurgunun öyle olmadığını söylemeliyim. Yine de Sounder herkesin sahip olmak isteyeceği türden mükemmel bir köpek.
Protagonist evin en büyük çocuğudur ve bu çocuk Sounder’da babasında olduğu gibi güç ve başarı gördüğü için onu çok sevmektedir. Ancak küçük çocuk babasının derdest edildiği gece bu iki kişiden de olur. Bana göre öykü de burada başlar. Babasının kimlerce götürüldüğünü bilir ama o gece tüfekle vurulan köpeğinin akıbetini öğrenmek için kopmuş kulağını cebine koyup haftalarca beyhude yere her yeri arar. En son ölüsünü bulmayı umup onu gömeceği yerde karar kılar. Bu arada, kadınlara yasak olduğu için annesinin yerine babasını ziyarete gitmesiyle bir kahraman yolculuğu döngüsü başlar. Irkçılık kaynaklı kötü muameleye doğrudan maruz kaldığı bu ilk ziyareti sonrası korkarak içinden geçtiği kasaba onu babasına ulaştırması nedeniyle göğüs gerilmesi gereken bir cepheye dönüşür. Kısa bir süre sonra babası çıktığı mahkemede ceza alır, cezanın icrası için başka bir yere gönderilir. Korkulan kasaba cephesi, sayısız kasabalara dönüşür. Kimseden babasının nerede olduğunu tam olarak öğrenemez ama bilgi kırıntılarına yahut ipuçlarına ulaşır. O da kasaba kasaba dolaşmaya başlar. Bu el kadar çocuk; yalnızlıkla, çaresizlikle, ümitsizlikle dolu bu arayışlardan eli boş döner. Ama bir gün çöpe atılan bir kitabın varlığıyla kendi yolunu çizer. Bu Montaigne’nin Denemeler’idir. Zalimlik adlı denemesini okumaya çalışır ama bilmediği ve okuyamadığı sözcükler vardır. Kasabadaki bir okulu fark eder, babasını içlerinde aradığı bir mahkum grubunu izlerken bekçinin teki yüzünden parmağını keser, tesadüfen karşılaştığı bir öğretmen onu evine davet eder, pansuman yapar ve okula gitmek üzere evinde kalmayı teklif edecek bir diyalog oluşur.
Çocuğun kendi kendine öğrendiği yazıya ilgisi, kitapta çokça yer kaplayan annesinin anlattığı İncil kıssalarından ötürüdür. Telmihane bir biçimde bütün bir metne sirayet eden Hz. Yusuf’un hikâyesi, çocuk için okula başladıktan sonra bile eşsiz, benzersizdir. Bunu anlamak kolay, çünkü sıfırdan ta zirveye ulaşmış bir peygamber, böylesi bir kaderi yaşamakta olan çocuk için örnek alınmak üzere biçilmiş kaftan gibidir. Hatta öğretmenin hayatına girmesiyle birlikte çocuğun da Yusufvari bir yola girdiğini düşünebiliriz. Diğer bir peygamber ise Hz. Davut’tur. Bilhassa, kendisine kötü davranan o bekçi karşısında öfkeye kapıldığında bir Hz. Davut olmak ister ve o Calut’u yere yapıştırmak ister. İktidarsızlık, yoksulluk, kimsesizlik ve bundan doğan nefretin açıkça görüldüğü o satırlarda Amerikan toplumunun kendi defterini dürecek nefret selini alenen kendi eliyle çoğalttığını görüyoruz. Şerif ve gardiyanın boy gösterdiği sayfalarda da gördüğümüz bu durum karşısında çocuk için şiddetli bir yazıklanma durumuna geçtiğimi itiraf etmeliyim. Ancak, çocukcağız “birinin ancak güzel bir yiyecek için bir bitkiye (…) önem vereceğini” düşünürken öğretmenin sadece “çiçek” vermesi için hastalanıp ölmek üzereyken bakımını yaptığı bir bitkiye itina göstermesi biz okurlara da bir mesaj iletiyor. Hatta, bu yepyeni, insani iletişim çocuğun adının zikredileceği ümidine kapılmama neden oldu ama hüsrana uğradım.
Son olarak anneden kısaca söz etmek iyi olacak: O hem siyahi hem de kadın olduğu için ayrımcılığa uğrar ve bunu en net şekliyle eşini ziyaret edememesinde görürüz. Ailenin geçimi için devamlı ceviz toplayıp satar, çevre çiftliklerdeki çamaşırları yıkar. Çocuklarına İncil’den kıssalar okur, küçük oğluna sabretmeyi nasihat eder. Büyük oğlu, öğretmenin teklifini getirdiğinde ona önce karşı çıkar gibi olur ama sonra bunun bir işaret olduğuna inanır ve gitmesini onaylar. Kadın suskundur ama iş yaparken sık sık şarkı mırıldar. Bu tekrarlar okura kadının pozisyonunu kavratma açısından yeter de artar:
Yürümez senin için o uzun yolu
Bir kimse ortaya çıkıp da
Not: Kitabın illüstrasyonları kesinlikle hoşuma gitmedi. Keşke daha uygun çizimler tercih edilseydi.
Şuraya da göz atabilirsiniz:
evcimenkalem.wordpress.com