Sokollu Mehmet Paşa’nın Drina nehri üzerine ölümsüz köprüyü nasıl yaptırdığını, köprünün iki kıyısındaki Bosna Hersekli müslümanların ve Sırp hristiyanların birbirleri ile uyumlu hayatlarını, Birinci Dünya Savaşına gelinceye kadar yaşananları anlatıyor. Bir çok insan hayatı yaşanmışlıkları ve tarihin akışı var romanda. Sayfalar kelimeler dolu dolu okumak zaman alıyor ama keyifli. Nehir akar gider, zaman akar geçer, kuşaklar geçip gider; ama hayrat Drina köprüsü hep kalır.
Romandan bana kalanlar;
-Sevincini, üzüntüsünü ya da boş vaktini böyle bir yerde geçirmek. Acaba dünyada kaç zengine ya da nasip olmuştur? Şüphesiz az, pek az kişiye.
-Vişegradlıların hayal kurma ve düşünceye dalma eğilimlerinin, karakterlerdeki o üzgün sessizliğin nedenini, Kapiya’da geçirdikleri o düşünceye dalma saatlerinde aramak gerekir demişti. Vişegradlıların, öteki kasabalılarla ölçülünce, zevklerine düşkün, eli açık ve hoppa kişiler oldukları inkar edilemez.
-İşte bütün bunlar, bir kasım günü çocukta, ömrü boyunca hiç geçmeyecek olan maddi bir sızı bırakmıştı, hatta dini, yurdu ve yaşantısı büsbütün değişti halde bile. Bu sepetteki çocuğun ileride ne olduğunu bütün tarih kitapları anlatır. O Sokollu Mehmet Paşa işte yine böyle bir anında eğer uzaklarda kalan Drina’da, iç içe çeşitli acıların toplandığı salı kaldıracak, o sarp ve ıssız kıyıları, ırmağın kestiği yolları bir köprü ile birleştirecek olursa, belki bu açıdan kurtulabileceğini düşündü.
-Kasabanın Müslümanları dinlerine çok bağlıydı. Çünkü daha yeni Müslüman olmuşlardı.
-Halk, çok kolay masal uydurur ve onu çok kolaylıkla yayar.
-Bura halkı, tembel ve miskin olduğu halde, çok hazır cevap ve alaycı idi.
-İki vuruşta bir, çingene, yerde yatan vücuda doğru eğiliyor, kazığın doğru yolda ilerleyip ilerlemediğini bakıyor, hayatla ilgili bir organı zedelemediğinden emin olduktan sonra tekrar yerine dönüyor, işine devam ediyordu.
-Irmağın üstünde, sıkı sıkı bağlı ve asılı duran adama baktıkça içini hem korku, hem bir sevinç dalgası kaplıyordu. Böyle feci bir akıbete uğramadığı için seviniyordu. Vücudunda bir noksan yoktu ve istediği gibi hareket edebiliyordu ya. Bu düşündükçe, vücuduna kızgın iğneler batıyor, göğsünden bacaklarına kadar iniyor, koşmak, gülmek, sıçrama, istediği gibi davranmakta serbest olduğunu, istediği gibi gülüp koşabildiğini hem kendine hem de herkese ispat etmek istiyordu.
-Güneşin sisle çarpıştığı ve onu yenmeyi başaracağı anlaşılıyordu.
-Dünyaya kış ve kar fırtınaları göndererek kudretli insanların zulmüne set çektiği için Allah’a şükür ediyorlardı.
-Artık en kuşkulu kişilerin yüreğine bile bir inanç gelmişti. Bu karmaşık tahta yığının altında bir köprü vardı. Eşsiz bir anlayış ve kusursuz bir planla yapılmış bir köprü.
-Kimi insanların, böyle sebepsiz ve mantıksız kinleri vardır ki, başkalarının yaratıp icat edebileceği her şeye karşı cephe alır.
-Herkes sanki yeteneklerinin çoğaldığını, gücünün arttığını duyuyor gibiydi. Sanki bir mucize, bütün başarıları onları erişebilecekleri bir çerçeve içine getirmişti. Sanki hayatın bilinen elemanlarına, gökyüzü, toprak ve suya, birdenbire bir eleman daha katılmıştı. Hayırsever birinin çabasıyla, insanların en eski rüyalarından, en büyük isteklerinden biri gerçekleşivermişti. Suyun üstünde yürümek ve mesafeleri yenmek.
-İstanbullu bir şair olan Baki tarafından yazılmıştı yazının anlamı şuydu. İşte, çağının akıllı, büyük adamlarının en büyüğü ve en akıllısı olan Mehmet Paşa, yüreğinin en büyük isteğini gerçekleştirdi. Çabası ve fedakârlığı sayesinde Drinanın üstündeki bu köprüyü yaptırdı. Hızla akan bu derin suların üstüne ondan önce gelenlerden hiçbiri köprü kuramamıştı. Bu yapının sağlam olmasını, hayatının mutluluk içinde geçmesini, ihtiyarlığında hiç keder görmemesini Allah’tan dilerim. Çünkü hayatında altınla gümüşü mübarek varlıklar uğruna harcadı. Bu gibi amaçlara harcanan servetin heba olduğunu da kimse iddia edemez. Bu yapı bittiği zaman, bütün bunları yakından gören Baki bu mısraları yazdı. Bu tesisi ve mucizeli bir güzellikte olan bu köprüyü Allah korusun.
-Bundan sonraki 300 yıl içinde köprünün, kasabanın büyümesinde ve halkın yaşamı üzerinde oynadığı rol, yukarıda söylediğimiz biçimde kaldı. Anlamını ve varlığını, dayanıklılığına borçluydu. Kasabada bıraktığı ışıklı iz hiç değişmedi. Dağların gökyüzüne çizdiği profilin hiç değişmeyeceği gibi. Ay durmadan büyüdükçe, kuşakta birbirini kovaladıkça o, kemerlerin altından akan su gibi değişmeden kalıyordu. Elbette o da zamanla eskidi ama yalnız insan ömründen değil kuşakların akıp gidişinden daha geniş bir zaman ölçüsünde. Bu yüzden eskiliği, gözde görülemiyor ve yaşamı ölümlü olmakta birlikte ölümsüzlüğe benziyordu. Çünkü sonunu hiç kimse göremiyordu.
-Davut hoca, yaşatma ve kurtarmak için elinden geleni yaptı. Dünyada insanların görevi her çeşit yıkımlarla savaşmak olduğuna kendini inandırmıştı. Bundan umudu olması bile yine savaşmak gerekti.
-Biz, sıradan insanlar, yalnız bir sefer ölürüz. Ama büyük adamlar iki sefer ölürler. Birinci sefer bu dünyayı bırakıp gittikleri, ikinci sefer de bıraktıkları eserler, yıkılıp kaybolduğu zaman.
-Birlikte geçirilen bir felaket kadar insanlar birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur.
-Sıcak rakı içiliyordu.
-Unutmak, her acıyı siler, arkada bırakırdı. Şarkı söylemek ise, unutmak için en güzel çareydi. Çünkü insan şarkı söylerken daima sevdiği şeyleri düşünür.
-Hayat anlaşılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider. Tıpkı Drina’nın üstündeki köprü gibi.
-Çünkü iktidar isyansız, entrikasız olmazdı, tıpkı zarar ve üzüntü vermeyen bir zenginliğin olmayışı gibi.
-İdare başında olanlar, idare etmek için zor kullanmaya mecbur olanlar, her zaman ölçülü davranmak zorundadırlar.
-Bosna’da iki din arasında yüzyıllardan beri süren bu büyük ve tuhaf savaşta din kisvesi altında toprak, iktidar, kendi hayat görüşü ve dünyayı idare ediş biçimi içinde çarpışıyorlardı. Birbirlerini sadece kadınlarını, atlarını, silahlarını değil, şarkılarını, şiirlerini bile çalıyorlardı. Onlar da değerli bir ganimet gibi birinden ötekine geçiyordu.
-Mile’nin kırağıdan üstü nemlenmişti. Ama bol uyku, sıcak ekmek ve bu yorucu iş vücudunu sıcacık tutmaktaydı.
-Yaz geceleri gençler gruplar halinde şarkı söylüyorlardı. Bir gönül ağrısının dindirmek isteyen ya da uzak diyarların serüvenlerinin özlemini çeken gençler gelip oraya oturuyorlardı. Dar çevreli yerlerde daima gençlerin yüreklerinde yaşayan bir istektir bu.
-Böylece, köprünün yanında kuşaklar, birbirlerini kovalayıp geçiyor, sonra köprü, insanoğlunun kaprisleri ile, gelip geçici ihtiyaçlarından doğan izleri, bir toz gibi üzerinden silip atıyor ve yine değişmez, değiştirilemez biçimiyle hep aynı olarak kalıyordu.
-Zaman, eserini tamamladı. Hayat, güneşin altında, hiç değişmemiş gibi akıp gitti.
-O devirde kavunlar sepetlerle getirilirdi. Olgun kavun ve karpuzları gündüzleri soğutulur, geceleri de onları satın alır, sofada oturup yerlerdi.
-Yeryüzünün zenginliklerini ve tanrısal nimetlerin sonsuzluğunu bu saatte duyarlar.
-Bir yerde hastalık görülünce oraya gitmeyin, çünkü hastalığı alabilirsiniz. Ama, hastalığın olduğu yerde bulunuyorsanız oradan da çıkmayın, çünkü hastalığı başkalarına bulaştırabilirsiniz.
-İnşallah Nezukalı Mustafa Bey’in gelini olursun. Genç kız bir kahkaha attı. Delikanlı da kapının aralığında. Hiç gülme, dedi. Er geç bu mucize bir gün olacak. Genç kız tekrar güldü ve yalnız onun yaşında ve onun güzelliğinde olan kadınlarda görülen gururlu bir eda ile. Bu ancak Velli Lug, Nezuka’ya indiği zaman olabilir dedi. Mustafa bey Fato’yu biricik oğluna nasıl istedi. O mağrur ve sert Avdaga kızını nasıl verdi. Bunu hiç kimse, hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Fato, herkesin önünde bunun olamayacağını söylediği halde Velyi Lug’un nasıl Nezuka’ya indiği, günün konusu olmuştu. Nezuka’ya ayak basmayacağını da kesin olarak biliyordu. Yoksa kendi sözüne ihanet etmiş olurdu. Bu da aynı derecede imkansızdı. Çünkü o da bir Osmanagiç sözüydü. Kardeşi attan inip ona yaklaşmaya çalıştığı sırada genç kız birden atını parmakları doğru sürdü. Sağ ayağı ile taş korkula bastı ve sonra kanatlanmış gibi eyerin üstünden sıçrayarak köprünün altında uğuldayan suya atladı. Ertesi gün sarı sular Fato’nun ölüsünü Kalata yakınlarında sığlık bir yere sürükleyip bıraktı.
-İmparator kral, sınırlarında huzuru kaçıran bu kargaşalıkların daha fazla sürüp gitmesine, sefalet ve felaketin kapılarına dayanmasına izin veremezdi. Durumunuz üzerine Avrupa devletlerinin dikkatini çekti. Hep birlikte, çoktan beri kaybetmiş olduğunuz barış ve sükunu size Avusturya, Macaristan’ın sağlamasına karar verildi.
-Gözler görüyor, ağızlar konuşuyor, insan yaşamakta devam ediyor, ama hayat, gerçek hayat kalmıyordu. Yabancı bir imparator onlara el koymuş, yabancı bir dini idaresi altına girmişlerdi. Ve bu, insanoğlunun duyabileceği acıların en ağır, en fenasıydı.
-İnsan için ne yaşayabileceği, ne de ölebileceği bir çağa gelince yakınma neye yarardı.
-Çocuklar, hatta Museviler bile, oyunlarını yarıda bırakır, seslerini keser, büyük babanın, ilk başlarına dokunması için, kesik saçlı başlarına uzatır, onun güçlü ve neşeli sesiyle “çok yaşa oğlum, çok yaşa” demesini beklerlerdi.
-Molla İbrahim’in bir kusuru vardı. Kekemeydi. Kasabalılar şaka yollu “onunla konuşmak için insanın işi gücü olmamalı” derlerdi.
-Şakayı seven kasabalar iyi anlaşan kişilerden söz ederken “Papazla hoca gibi sevişiyorlar” derlerdi. Bu söz atasözü gibi yerleşip kalmıştı.
-Atların koşumuna, askeri üniformaların düğmelerine bir göz atmak yeterdi. Pırıl pırıl elbiseleri içindeki bu süvari avcı bölüğünün arkasında büyük ve güçlü bir ülke, sağlam bir düzen ve zenginlik hissediliyordu.
-O sırada aileleri, hizmetçi ve uşaklarıyla memurlar gelmeye başladılar. Büyük, küçük her sınıf memur geliyordu. Onlar da ustalar, teknisyenler izledi. Bizce bilinmedik işler yapıyorlardı. İçlerinde Çekler, Polonyalılar, Hırvatlar, Macarlar ve Almanlar vardı. Önceleri bir rastlantı ile yolları buraya düşmüş, bir süre için yaşadığımız hayatı paylaşmaya karar vermiş gibi görünüyorlardı. Sanki Ordu’nun başladığı işgali, sivil memurlar daha bir sürü sürdürmek istiyordu. Oysa her geçen gün yabancıların sayısı da artıyordu. Kasabaları en çok şaşırtan sayılır değil, akıl sır ermeyen planları, yorulmak bilmeyen çalışmaları ve bu işlerde gösterdikleri direnişti. Ne bir dakika rahat duruyor ne de kimseyi rahat bırakıyorlardı. Görünmeyen, ama her gün biraz daha kendini hissettiren kanun, düzen ve yönetmeliklerden ördükleri ağın içine, insanı, hayvanı ve eşyasıyla, bütün hayatı almak ve etrafta ne varsa hepsini değiştirmek istiyorlardı. Sanki şehrin dış görünüşünden başka insanların da gelenek ve göreneklerini, beşikten mezara kadar her şeyi altüst etmek niyetindeydiler.
-Bir anlayışsızlık, bir direnişle karşılaşınca hemen işi durduruyor, gizli bir yerde konuşup anlaşıyor, sonra sadece çalışma metodunu ve biçimini değiştirerek yine istedikleri amaca ulaşıyorlardı. Boş arsaları ölçüyorlar, ormandaki ağaçları işaretliyor, su borularını, lağımları kontrol ediyor, ineklerin, altların dişlerini muayene ediyor, ağırlık uzunluk ölçülerinin doğru olup olmadığına bakıyor, halkın ne gibi hastalıklardan şikayetçi olduğunu soruyor, meyve ağaçlarının cinsini öğrenmek istiyorlardı. Sanki kendilerini eğlence arıyorlardı. Bütün bu yaptıkları insan saçma, boş anlamsız şeyler gibi geliyordu. Sonra birden bütün bu çalışma arkası, sanki hiç olmamış gibi kesiliyordu. Ama birkaç ay, hatta kimi zaman bir yıl sonra halk bunu unutmaya başladığı sırada bütün bu saçmalıklar birden manalanıveriyordu. Mahalle muhtarları belediye çağrılıyor, onları ormandaki ağaçların kesimi, tifüse karşı yapılacak savaş, meyve ve yemiş satma usulü, hayvanlar için geçiş teskereleri üzerine yönetmelikler veriyorlardı. Böylece her gün ortaya yeni bir düzen, yeni bir usul çıkıyordu. Her tüzük ile de herkes, özgürlüğünün bir dereceye kadar sınırlandığını, yükümlülüğünün çoğaldığını görüyordu, ama aynı zamanda, kasabanın, köylülerin ve bütün halkın da hayatı genişliyor, çalışıyor, eğleniyor, çamaşırı kazanlarda kaynatıyor ve kadınların tırnaklarını harap eden sodalı sularla yıkıyorlardı. Tezgahlarda dokuyor, gergefler de nakış işliyorlardı. Bayramlar ve düğünler için o eski gelenekler korunmuştu. Yabancıların getirdikleri yeni geleneklere gelince, inanılmaz ve uzak bir şeymiş gibi sadece kulaktan kulağa fısıldaşarak dedikodusunu yapıyorlardı. Kısacası, evlerin çoğunda yine eskisi gibi yaşanıyor ve çalışılıyordu. İşgalden 15 20 yıl sonra da aynı biçimde yaşayacak ve çalışacaklardı.
-Tabiat kanunlarına göre insanlar daima bütün yeniliklere karşı gelirler. Ama bu uzun sürmez. Çünkü önemli olan, hayatın biçim değil, hayatın kendisidir.
-İşgalin getirdiği bir yenilik daha vardı. İlk defa olarak kadınlar da Kapiya’ya gelebiliyorlardı.
-Sevgilileri için şarkı söyleyen, sigara içerek sessizce akan suyu seyreden, yalnız kendini unutmaya çalışan gençler de pek çoktu. Hepimizin esiri olduğu, pek az kimsenin kurtulabildiği yüksek heyecanların kefareti böylece ödeniyordu.
-Gerçek bir Vişegradlılar kumarcı değildir. Gördüğümüz gibi onların tutkusu büsbütün başkadır. Kadınlara aşırı düşkünlük, içki, şarkı söylemek ve doğdukları ırmağın kıyısında başıboş gezerek hülya kurmak.
-Biliyor musun ne yapacağız dostum dedi. Bir el daha çevirelim. Ya hep ya hiç. Ben kaybedersem bu akşam bütün kazandıklarımı geri vereceğim, sen de hayatını. Kazanırsan her şey senin. Tıpkı eskisi gibi para, hayvanlar, toprak. Kaybedersen kendini Kapiya’dan Drina’ya atacaksın. Bütün cesaretini toplayan Milan bir kağıt daha çekti. Bir dörtlü idi. 32 yapıyordu. Oyunu kaybetmişti. Birden kıyıda bir yerde bir horoz. Yüksek ve pürüzsüz sesiyle kıkuriku diye öttü. Çok yakında olmalıydı. Kanatlarının çırpışı bile duyuluyordu. O saniye dağınık duran kağıtlar ani bir kasırgaya tutulmuş gibi uçtu. Paralar da dağıldı ve kapı yıkılacakmış gibi ta temellerinden sarsıldı. Korkudan gözlerini kapadı. Artık ölmek üzere olduğunu inanmıştı. Tekrar gözlerini açtığı zaman kendini yalnız buldu. Kısacası, şöyle ya da böyle, şeytanın yardımıyla ya da onsuz, uykuda veya gerçekte, muhakkak olan bir şey varsa o da Milan’ın bir gece içinde sağlığına, gençliğini, önemlice bir parasını kaybettiği ve bir mucize kabilinden de kumar tutkusundan kurtulduğudur.
-Topraktan sudan yükselen ilkbahar pırıltıları yavaş yavaş bütün benliğini kaplıyor, duygularını ateşliyor, bulandırıyor. Ona adeta bir sarhoşlukla karışık düşünceler veriyordu.
-Fedun genç kıza, ihtiyatlı ve sıkılgan bir bakışla baktı. Genç kız yürüyüşünü yavaşlattı. Ama durmadan geçerken ona yan gözle bakarak. Büyük annemi kasabanın çarşısına götüreceğim, geceyi orada geçirecek ve yalnız döneceğim, diye mırıldandı. İsmi Yelenkaydı. Yukarı Liescada oturan Tosic ailesindendi. Haydut Yakov Çakırliya, geçen sonbaharda oraya gelmiş, kışı köylülerin üst yanındaki bir ahırda geçirmişti. Onu genç kızın evinden yemek ve çamaşır göndermişlerdi. Çoğu zamanda bu işi genç kız yapmıştı. Birbirlerini sevmiş ve nişanlanmışlardı. Kârlar eriyince, Streifkorpsda daha sıkı tedbirler alınınca, Yakov ne pahasına olursa olsun Sırbistan‘a geçmeye karar vermişti. Muhafaza altında olmasa bile bu mevsimde Drina‘yı geçmek güçlü. Üstelikte köprüde sürekli bir nöbetçi vardı. Onun için nöbetçiyi aldatmaktan başka çare yoktu.
Yüzbaşı ona almanca. Sizi ciddi, vicdanlı, dünyada ödevini ve ülküsünün ne olduğunu bilen bir insan sanıyordum. Bir gün bölüğümüzün göğsünü kabartacak bir er olacağınızı umuyordum.
İğrenç, şerefsiz bir son. Sadece kendini aldatmış ve onu aldatmalarını izin vermiş bir adamın sonu vardı. İşte onun içindir ki yüzbaşıya verecek cevap bulamamıştı. Tetiği çekti. Kışlığını içi tüfek sesinin yankılarıyla inledi.
-Aralarında kimsesi olmayan kadınlar bile hüngür hüngür ağlıyordu. Çünkü herkesin mutlaka ağlayacak bir şey bulunur. Sonra başkasının acısına ağlamak da her zaman tatlıdır.
-Haydi eve dön. Sana dön diyorum. Diye söyleniyorlardı. Ama anneler aldırış etmiyor, gözlerini evlatlarından başkasını görmüyor, kendi feryatlarından başka ses duymuyorlardı.
-Yirmi, otuz yıl kadar süren bu nispi, Franz Joseph vari barış ve refah çağında, bir çok Avrupalı, yüzyıllık hülyalarını gerçekleştirecek bir formül bulunduğuna ve bu genel özgürlük ve ilerleme içinde insan oğlunun özlenen o gelişim ve mutluluğa erişebileceğine inanmaya başladı. 19. yüzyıl, milyonlarca insanın gözleri önünde çeşitli imkanları seriyor, elverişli fiyat ve ödeme ile herkes için bir konfor ve mutluluk serabı yaratıyordu. Ama Bosna‘nın bu icra, bu küçük kasabasına bütün bir 19. yüzyıl yaşamının ancak sönük bir yankısı gelebiliyordu.
-İlkel duygular ve çeşitli ırk, millet ve dinlerin sarsılmaz inançları gibi şeyler de arka planda ve karanlıklar içinde kalıyordu. Ölmüş ve gömülmüş gibi görünen bütün bu şeyler, uzak bir gelecekte halka değişiklikler ve umulmadık felaketler hazırlıyordu. Bunlar halkın, hele bu ülke halkının, onsuz yapamadığı şeylerdi.
-Ama insan her adımda, büyük bir makinenin ufak çarkları olduğunu ve arkasında uzun bir sıra halinde daha güçlü insanlarla daha büyük kuruluşlar bulunduğunu hissediyordu.
-Çünkü bunlar herkese yeni ufuklar açıyor ve daha çok imkan sağlıyordu. Bu yeni yaşam, eskisinden, Osmanlı zamanındakinden daha az koşullara bağlı değildi. Yalnız bu koşullar daha kolaydı.
-Zaten kimseden de fazla bir şey beklediği yoktu. Soyluluğunu, bütün hayatını kaplayan ağır bir unvan gibi taşıyan adamlardandı. Bu, insanın doğuştan sahip olduğu öyle saygıdeğer bir asalettir ki manasını da yalnız kendinde bulur. Ve ne tarif ne inkar ne de taklit edilebilir.
-Çünkü onlar hayat yerine, bu geçici dünyada, en kısa ve en aldatıcı hayalleri yaratan alkolü seçmişlerdi.
-Vinçler durmadan işliyor, çimento ve taş dolu kasaları indiriyor ve böylece akıntıya en çok uğrayan üç orta sütün çürük dişler gibi dolduruluyordu. O yaz halk gelip Kapiyada oturamadı. Kapiyada oturmaya alışmış olanlar şimdi gidip Lotika’nın otelinde, Ziria’nın meyhanesi, ya da dükkanların tahta kepenkler önünde oturuyorlardı. Bir yağmurun, bir afetin geçmesini bekler gibi, köprüye yapılan saldırının sona ermesini, Kapiyanın serbest kalmasını bekliyorlardı.
-Hoca burada kendine gelirdi. Dünyanın kaderi, insanların gidişatı üzerine olan düşüncelerine dalıyor, gerisini, çarşıyı, borçlarının ve kölelerinin ona verdikleri üzüntüleri, ona borcu olanları, güzelliği ve gençliği birden bire bir cehennem huzursuzluğu haline giren fazla genç karısını, hatırladıkça, korktuğu ve bir sultan hazinesine bile ağır gelecek olan çocuk sürüsünü unutuyordu. Dinlenip kendini topladıktan sonra, hoca, sanki yeni geliyormuş gibi, tekrar kepengi kaldırır ve dükkanı açardı.
-Çünkü onların inancına göre orada bir Arap yaşıyordu. Oysa bu delikten çıkan işçiler ırmağa sepet sepet kuş pisliği atmışlardı ve hepsi de bu kadarla kalmıştı. Arap görünmemişti. Arabın deliğinden çıktığını, karşısına ilk çıkan işçinin göğüse bir yumruk indirdiğini görmek için boş yere kıyıda bekleyip okula geç kalmışlardı. O öyle bir şiddetle vuracaktı ki işçi büyük bir kavis çizerek sallanan iskelenin üstünden uçup doğru ırmağın içine yuvarlanacaktı. Bekledikleri olmadığı için kızıyorlardı.
-Yani kilometre başına aşağı yukarı yarım milyona yakın bir para. 445.782,12 kruna. Bu ağız dolusu sayıları tekrarlıyor ama ne daha zengin, ne daha akıllı oluyorlardı.
-8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat kültür.
-Gelenekleri değişmemişti. Yaşayış biçimleri ve aralarındaki ilişkiler yine aynı idi. Yalnız, eski gelenekleri içinde oturmuş, kahvelerini, sigaralarını içer, rakılarını yudumlarken, aralarında yeni bir konuşma biçimi, atak sözler ve fikir atışmaları giriyordu. Halk bölünmeye ve gruplara ayrılmaya başlamıştı.
-Şimendiferin yapılmasıyla sadece yolculuk ve ulaşım hızlanmadı, hemen aynı tarihte olaylar da hızlandı.
-Heyecanlı havadisler onlara işitilmedik müstesna şeyler gibi gelmiyordu. Tersine, bu, sanki günlük bir gıda, gerçek bir ihtiyaçtır.
-Bütün dinlerin, bütün dillerin ve bütün milli özelliklerin aynı derecede korunması idealimizdir. Bütün bu iyiliklerden de bol bol yararlanacaksınız. Fertlerin özgürlüğü ve ortaklaşa çalışmanın faydaları her memleket için hükümetimize yol gösteren yıldız olacaktır.
-Yani sütun içinde ta dibine kadar inen bir delik açmışlardı. Ve buraya patlayıcı maddeler yerleştirileceklerdi. Bir savaş çıkar da köprüyü uçurmak gerekirse diye bunu yapıyorlardı
-Türk egemenliği demek Muhammet dinin birleştirdiği yıkılmaz, parçalanmaz büyük bir topluluk demekti. Yeryüzünde müezzinlerin müminleri namaza çağırdıkları bütün yerleri içine alan topraklar demekti.
-Artık onlar eski öğrenciler, o ilk işgal yıllarının sırf okudukları konuyla ilgili saf, sıkılgan öğrencileri değillerdi. Daha eski çağların o zevk ve sefa düşkünü ilgisiz, neşeli gençleri de değillerdi. Hayatlarının belli bir çağında gençliklerinin bütün taşkınlık ve çılgınlıklarını Kapiya’da geçiren ve ailelerinin “onları evlendirelim de şarkı söylemekten vazgeçsinler” dedikleri o geleceğin patronları da değillerdi. Bunlar, yepyeni gençlerdi. Değişik devletlerde ve değişik etkiler altında okuyan gençlerdi. Öğrenimlerini tamamladıkları bu büyük şehirlerden, üniversiteler ve liselerden, tamamlanmamış bir bilginin verdiği o kendini beğenmişlik ve cüretkarlıkla dolu, insan hakları, milletlerin özgürlüğü, ferdin mutluluğu gibi yüksek düşüncelerle gözleri kamaşmış olarak geliyorlardı.
-Hayat bu söz konusu konuşmalarda olsun, devrin edebiyatında veya politikasında olsun sık sık geçiyor ve saygı gereğince büyük harflerle yazılıyordu. Hayat önlerinde bir amaç, özgürlüğe kavuşan duyguları için bir hareket alanı, entelektüel meraklarını tatmin edecek bir zemindi. Önlerindeki yol sonsuzluğa kadar açıktı. Bu yolların çoğuna ayak basmasalar bile nazari de olsa istedikleri yolu serbestçe seçebilecek ve birinden ötekine atlayabileceklerdi. Hayatın baş döndürücü zevki de bundaydı.
-İsteklerini söyleyebiliyor, her şey üzerine serbestçe, ölçüsüz yargılarda bulunabiliyor, istediklerini söylemeye cesaret edebiliyorlardı.
-Hayattan, zevk ve özgürlükten böylesine cüretle söz eden, onu bu biçimde hayal ettiği halde ondan az nasip alan, onun kadar ağır bir esaret yükü taşıyan ve acı çeken bir kuşak olmamıştır.
-Osmanlılar der ki “ üç şey saklanamaz. Aşk, öksürük ve fakirlik”
-Bugünkü kuşaklar daha çok hayatla değil de, hayat üzerine görüşleriyle meşguldü.
-Yalnız bu sefer, dini ayrı olanlar, ortaklaşa bir felaket karşısında bir bütün olarak birleşmiyor, eskisi gibi tatlı sohbetlerle kaderlerini unutmaya, kendilerini oyalamaya çalışmıyorlardı. Müslümanlar, Müslüman evlerinde, Sırplar da vebalılar gibi Sırp evlerinde toplamışlardı.
-Ama yatmak sırası gelince, kendisi olmayan bu yarı boş odada, kendini, bütün ömrünü birlikte geçirdiği kağıtlarından ve işlerinden uzak bulunca, ilk defa olarak bütün gücünü ve dayanıklılığını yitirdi. İçi parçalandı ve acı çığlığı boş evde uzun yankılar yaptı. Bu şimdiye kadar kimsenin asla görmediği, işitmediği, ihtimal bile vermediği bir şeydi. Lotikanın hıçkırıkları da bir erkeğinki gibi boğuk, güçlü ve acıydı. Artık kendini tutamıyordu. İşte o zaman bütün aile halkını bir korku ve dehşet kapladı.
-Belediye reisine yardımcılık etmiş, ruhani meclisin ve Sırp şarkı korolarının başkanlığını etmiş, Sırp bankasının başlıca hissedarlarından biri olmuş ve Ziraat Bankası’nın yönetim kurulu üyeliğine atanmıştı.
-Nihayet yatışmış ve bir terazi gibi dengesini bulmuştu. Daracık oda vücudunun sıcaklığıyla ısındı ve hoca yalnızlığın, sükunun ve unutmanın rahatlığına kavuştu. Bu rahatlık, karanlık ve tozlu aralığı, yemyeşil kıyılarıyla, tatlı tatlı mırıldanan sularıyla, uçsuz bucaksız cennet bahçelerine çeviriyordu.
-Sessizlik duaya yardım ederdi. Hatta başlı başına bir dua demekti.
-Gözü köprüye erişti. Kapiya yerinde duruyordu. Ama hemen sonra köprü ikiye ayrılıyordu. Yedinci sütun ortada yoktu.
-O da, dünyayı güzelleştirmek ve insanların daha güzel ve daha rahat bir yaşayış sürdürmeleri için dayanıklı, ölmez anıtlar yaptıran büyük adamların dünyadan büsbütün yok olmasıydı. Eğer böyle bir şey olursa bu, Allah sevgisi de dünyadan kalktı, yok oldu demekti. Hayır bu olamazdı.