Adı:
Drina Köprüsü
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
354
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754707823
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Na Drini Cuprija
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
Baskılar:
Drina Köprüsü
Drina Köprüsü
Drina Köprüsü
Drina Köprüsü
Bir ülkeyi ve insanlarını, onların üç yüz elli yıllık tarihine tanıklık eden bir köprünün dilinden anlatan olağanüstü bir roman.

Nobelli yazar İvo Andriç, Drina Köprüsü’nde, isyanların, salgınların, savaşların ve doğal felaketlerin gölgesinde Balkanlar’ın tarihini, eski Bosna’yı, orada yaşayan halkların paylaştığı hayatı ve bu hayatın milliyetçilikler çağında nasıl değiştiğini anlatıyor. Osmanlı yönetimi altında farklı toplulukların bir arada nasıl yaşadığını geniş bir görüşle ve incelikle, efsanelerle, masallarla zenginleştirerek resmederken, Andriç’in bize sunduğu ne müthiş bir uyum tablosu ne de mutlak bir zulüm hikâyesidir. Kimliklerin, dinlerin, devletlerin ve de her şeyin ötesinde, içinde insanların olduğu karmaşık ve zengin bir hayat anlatısıdır bu.

“İvo Andriç izini sürdüğü temaları ve ülkesinin tarihinden seçtiği insan yazgılarını, güçlü ve destansı bir dille anlatmıştır.”
1961 Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi
354 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Muhteşem bir kitap.1961 yılı nobel edebiyat ödülünün yazara, bu kitabından dolayı verildiği sözlerinin ne kadar doğru olduğunu insan okuyunca anlıyor. Kitapta,yazar,sadrazam Sokollu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan Drina köprüsünün yapılışını ve yaklaşık 400 yıllık tarihini,hemen yanı başındaki Vişegard kasabasını ve bu kasabada çeşitli dönemlerde yaşamış insanları ön plana çıkararak bize anlatıyor. Köprü üzerinde gerçekleşen önemli olaylar,yaşanan dramlar,o dönemlerdeki insanların yaşayış tarzları,farklı dinlerde ve milliyetlerde olmalarına rağmen dönem dönem değişen ilişkileri tamamen objektif bir şekilde bizlere yansıtılıyor. Özellikle halkın,din,milliyet .vs ayırımı olmadan sorunsuzca birlik içerisinde çoğu zaman yaşadıkları ve yaşama istekleri vurgulanıyor ama mutlaka birilerinin de bunu engellemeye çalıştıkları kitap içerisinde bir çok defalar yer alıyor. Ayrıca bölgenin doğal güzellikleri de sık sık tekrarlanıyor. Savaşın ne kadar kötü olduğu,bundan her dönemde masum halkın çok daha fazla zarar gördüğü defalarca verilen örneklerde gösteriliyor. Ayrıca köprünün ve kasaba bölgesinin Bosna civarında olduğu da düşünülürse, o bölgede yaşayan insanların yüzyıllardır çektikleri dramların,kitap yazıldıktan sonrada devam ederek günümüze kadar geldiğine (özellikle Bosnalı Türk ve Müslümanların )yakın tarihimizde yaşadığımız olaylardan dolayı,bizler de tanıklık etmiş oluyoruz. Kitabı, hem belgesel,hem tarih,hem kısa hikayeler,hem de baş kahramanının bir köprü olduğu büyükçe kalın bir roman olarak kabul edebiliriz. Baştan son cümlesine kadar kesinlikle sıkılmadan adeta arka arkasına gelen olayları merak içerisinde okuyorsunuz. Tabiiki büyük bir dram içerisinde yaşayarak. Her satırda o bölgelerin bir zamanlar bizlerin idaresinde olduğunun ve elimizden alınıp,insanlarımızın yaşadığı onca acıların verdiği ızdırap ve iç burukluğunu hissediyorsunuz. Açık söyleyeyim ben bu duyguyu hep yaşadım okurken. Bence bu kitabı okumamak gerçekten büyük bir eksiklik olur. O topraklarda yaşananları,o dramları mutlaka okuyup bizzat hissetmek gerek diyorum. Ve sadece edebiyat,tarih,siyaset...vs ile ilgilenenlerin değil herkesin okumasını tavsiye ediyorum.
354 syf.
·Beğendi·7/10
İnsanlar zamanlar ve mekanlar pek tabii değişiyor. Değişirken de öznemizden eksiltiyor, eksilen aslında bir bakıma çoğalıyor. İşte buna da insanoğlu tecrübe diyor, tecrübelendim diyor.'

Geceden kalma gibiyim. Aslında ne geceden ne de gündüzden kalma değilim. Ağzımda elden düşme bir cafede içilen bayat filtre kahvenin yavan tadı var. Aslında çok sevdiğim bu kahve denilen zımbırtının şimdi midemi bulandırması durmasindan beklemesinden ve gerektiği zaman içilmemesinden kaynaklaniyor. Sonra kahve ile insan muhteviyatı arasinda bir ilişki kuruyorum: Tıpkı insanoğlu gibi kahvede zamansız bir zamanlamaya denk gelince pek de huzur vermiyor. Hepimiz büyuk bir zamansızlığın icindeyiz, elimizde bayat kahvelerimiz.'

KMA

●Neyse dökülen çenemi toplayıp henuz bitirdiğim kitap hakkında bir kaç kelam etmek istiyorum. Drina' yı uzun bir zamanda bitirdim. Neden ? Kitabın yavan oluşu ya da zamansızliktan filan değil tamamen kişisel. Yani benim tembelligim yüzunden. Bu aralar çok tembelim, kendime hiç şasırmadim.

Drina köprüsünün gorece yavan bir dili olmasina rağmen işledigi konu bakımından kaydedeger bir eser oldugunu soyleyebilirim. Bir tarihi süreç içinde yazarın milletinin yaşadığı acılar siyasi politiğin yarattiğı bir dizi sosyal deformasyo tum cıplakliği ile sergilenmis. Okurken adeta tarihi gözunuzle goruyor ve tanık oluyorsunuz. Politizmin daha dogrusu izmlerin insanogluna getirdigi acıları adeta izliyorsunuz. Andric bu eserinde izmlerden öte acılara ışık tutuyor ve bize de bu eseri keyifle okumak düşüyor.

Umudumuz baki gögümüz mavi kalsin.
354 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Drina Köprüsü, 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış, aslen Hırvat asıllı Sırp yazar Andriç’in en çok bilinen romanı. Edebi ve estetik açıdan kalitesi tartışılmaz. Buram buram Osmanlı kokan Bosna Hersek’in tarihi bir panaromasını yansıtmış adeta yazar bu eserinde.

Sokullu döneminde inşa edilen ve esere adı verilen Drina Köprüsü’nün, temel karakter olduğu tarih kokulu bir kitap. Neler görüyor bu köprü neler! İsyanlar, savaşlar, idamlar, işkenceler, intiharlar… Drina Köprüsü, o dönemde Türkler için çok ehemmiyetli ve eserde ehemmiyeti şu sözlerle anlatılıyor. “Drina’nın yatağı üstünde güvenilir, temelli biricik geçittir, Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da daha uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine, hatta ta İstanbul’a kadar bağlayan biricik bağdır.”

Ne pahasına olursa olsun bu köprü gavurun eline geçmemelidir. Ancak bu arzu asla gerçekleşemeyecektir. Türkler kendini bu köprünün Avustralyalılara teslim edilmeyeceğine o kadar inandırmışlardır ki, köprünün ayrıca bir evliya tarafından korunduğuna ve gerektiğinde düşman kuvvetlerine karşı bu evliyanın savaşacağını düşünmektedirler. Bu ise eserde şöyle anlatılıyor; “Bu köprü bir vezirin hayratıdır. Bu köprünün gavur kuvvetlere geçit vermediği yazılıdır. Onu biz değil de ne kılıcın ne de tüfeğin etkilemeyeceği‘bir evliya koruyor. Düşman gelince o mezarından kalkacak, köprünün ortasında dikilecek...”

Yazar eserinde Türkleri barbar bir topluluk olarak nitelemiş. Ancak buna fazla takılmadım tabiki. Çünkü yazar aslen olmasa da bir Sırp. Onun bize olan düşmanlığından mübalağalı bir şekilde bahsetmesini çok normal buluyorum. Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, romanın başlarında, Abid Ağa’nın yaptığı zulümleri öğrenen Sokullu’nun, yerine Arif Bey’i görevlendirmesi yazarın objektif tutumunu zaman zaman takındığını gösteriyor bizlere. Yani demem o ki, eseri okurken içinizdeki milliyetçilik duygularınızı biraz bastırmanız gerekiyor. Türkler aleyhine yazılan onca olumsuz şeylere karşın, benim ecdadıma olan saygım ve sevgim ziyadesiyle arttı diyebilirim.

Şimdi dikkatinizi bir başka konuya çekmek isterim. Osmanlı’daki sanat, bu eserde kusursuz anlatılmıştır. Çünkü o dönemde yapılan ve defalarca savaş, sel gibi felaketlere maruz kalan köprünün bugün bile hala dimdik ayakta kalması, eşsiz sanatın göstergesi değil mi? Ya o dönemin eşsiz güzellik ve incelikte olan ve oradan gelip geçen yolcuların bir günlük konaklaması için yapılan bol sanatlı kervansaray, Osmanlı Devleti’ni gerici gösterenlere verilen en büyük cevaplardan biri değil mi? Yorum sizin…

Okunmasının gerektiğini düşünüyorum bu eserin. Tarihe meraklı olanların hele hele hiç kaçırmaması gerektiğini.

Saygılarımla,
354 syf.
·8 günde·Beğendi
Bir balkan edebiyatı klasiği. 400 yıllık bir vatan hikâyesi, bu vatanın baş kahramanı olan bir köprü. Köprü deyip geçmeyin, yeri geliyor birleştirici, yeri geliyor ayrıştırıcı role bürünen köprülerin insanlık tarihinde, medeniyetlerin kaynaşıp gelişmesinde öyle önemli görevleri var ki.
İşte İvo Andriç, Bosna-Hersek’te bulunan Drina Köprüsü’nün hikayesiyle Hırvat, Sırp, Boşnak gibi etnik kökenlerin nasıl bir arada yaşadığını; efsanelerle, masallarla, öykülerle köprünün yapımından 1900lü yıllara kadar ilmek ilmek işlemiş.
Okurken de, okuduktan sonra da orada olmak isteyeceğiniz, tam bir cennet diyebileceğimiz yerde. Yüzyıllardır yaşanan ölümler, savaşlar, aşklar, hurafeler aklınızda yer edecek.
Yer yer zor ilerlese de, bittiğinde koca bir vatanın, insanların, çağın getirdiklerinin nasıl etkilendiğini okumak ayrı bir zenginlik verecek.
Kitap ağacı klasikler kulübü olarak ilk kitabımızdı.
Güzel eserlerle devam etmek dileğiyle...
354 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Okuduğum önemli ve güzel olan eserlerin yanında yer aldı, Drina Köprüsü. 1961’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen bu eser beni çokça farklı duygu ve düşüncelere götürdü. Öncelikle şunu söyleyeyim, okuması benim için uzun ve yorucu oldu. Yaklaşık 10 günde okudum.

Başkahramanının bir tarihi yapıt oluşu, oldukça özgün bir eser olmasını sağlıyor. Uzun yıllar varlığını sürdüren bir şehir, bir yapıt, bir ağaç ile karşılaşsam oturup düşünürüm, kim bilir nelere şahit oldu diye, hatta çok uzun bir zaman dilimi geçmese de düşünürüm bunu. Mesela yeni taşındığım bir eve yerleşirken duvarlarına dokunur, nelere şahit oldu acaba, mutlu bir aileye mi, mutsuz… diye. Bu açıdan bakınca tam da hislerime, merak ettiklerime, düşüncelerime tercüman olan bir kitap oldu.

Üç padişaha sadrazamlık yapmış Sokullu Mehmet Paşa’nın, Drina’ya yakın bir köyden devşirme olarak alınıp İstanbul’a gidişiyle başlayan, en görkemli dönemlerinde doğduğu yere mükemmel bir köprü inşa etmeye karar veren, yıllar ve zorlu olaylar sonrasında yapılan köprü etrafında yaşanan hikayeleri, savaşları, dostlukları, acıları, mutlulukları, yok oluşları anlatan bir kitap. Kitabı kapattığımda, 400 yıllık bir tarih anca bu kadar güzel anlatılabilir, dedim.

Bu yaklaşık 400 yıl boyunca en çok üzerinde durulması gereken olarak gördüğüm şey şu oldu; değişen insan ilişkileri! Köprü yapılmadan önce de ve yapıldıktan bir süre sonra da birden fazla dinin, etnik kökenin birlikte kardeşçe hür yaşadığı toprakların, başta savaşların etkisi olmak üzere, değişen dünya düzeni sonucu, eskiden birçok dine, millete köprü olmuş, Doğu - Batıyı birleştirmiş Drina, işlevini kaybetmiş. Yıllara meydan okuyarak hala ayakta kalmasına rağmen bu misyonu kaybetmesiyle en hazin kadere uğramış..

Kitap bana göre akıcı değildi, ama bitirdiğinizde iyi ki okumuşum diyebileceğiniz bir hikayesi vardı. Çeviri harikaydı. Ivo Andriç değil de üzerinde Türk bir isim yazsaydı hiç yadırgamazdım. Bunda hem çevirinin etkisi var hem de hikayenin, daha doğrusu hikayenin geçtiği toprakların.. Hiç yabancılık çekmeyeceğiniz yöreler ve karakterler karşılıyor sizi. 350 sayfalık bir kitap. 24 bölümden oluşuyor. Her bölümde Drina Köprüsü ile bağlantılı farklı karakter ve hikayeler yer alıyor. Her bir hikaye üzerine uzun uzun konuşulabilir, ağlanabilir ya da gülünebilir..

Ben keyifle okudum. Ölmeden gitmek isteyeceğim yerler arasında yerini aldı. Umarım bir gün okuduğumuz hikayelerin karakterlerini Fato’yu, Radisav’ı, Yelisev’i, Mile’yi, Milan’ı, Lotika’yı, Ali Hoca’yı… o topraklarda anarız..

Herkese keyifli okumalar..

İg: Rukiye Ekinci
Youtube: Rukiye Ekinci
https://www.youtube.com/...8cuaF8-OQQ&t=11s
354 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Nasıl anlatsam ki bu kitabı?

Hayatta en hayran olduğum şeylerden biri farklı aidiyetlere sahip insanların bir arada, canciğer dost olmasalar da birbirlerini üzmeden, hoşgörüyle yaşayabilme kabiliyetidir. Sen sensindir, ben benimdir ve burada sorun teşkil edecek bir durum yoktur. Böyle de yaşayabilir, iletişim kurabiliriz. Bu bana insanın en çok insan olduğu zamanmış gibi gelir. Ve bu kabiliyet, bana Balkan coğrafyasını hatırlatır, geçtiğimiz yüzyılda yaşananların aksine… Kitapta okuduğum gibi bu coğrafyada insanlar, üzerlerinde bir baskı hissetmediklerinde, farklılıklara rağmen aynı kasabada birlikte yaşayabiliyorlardı. Hatta bir yerde şöyle bir deyiş olduğu söyleniyordu kasabada: İmamla papaz gibi sevişmek... Bugünün dünyasında hayran olunası bir şey..

Bu bakımdan kitabın başkarakterinin bir köprü, yani birleştirici unsur olması bana hiç de tesadüfmüş gibi gelmiyor. Aksine harika, harika bir fikir bu!

Kitap, Vişegrad kasabasının, Osmanlı hakimiyeti altında olduğu zamanlardan 1. Dünya Savaşının başlangıcına kadarki 350 yıllık değişimini muazzam bir anlatıyla okuyucusuna sunuyor. Köprünün yapılışıyla başlayan hikayemiz, ne salt tarihe odaklanıyor, ne de kasabada insanların başından geçen olaylara. Bu ikisini o kadar güzel harmanlıyor ki sayfaları hem daha hızlı çevirmek istiyorsunuz, hem de hemen bitmesin diye bekletmek. Ve, okurken sanki kasabada geziyor gibi oluyorsunuz. Köprünün yapılışına tanıklık ediyorsunuz, Abid Ağa sizi de bıktırıyor bazen. Arif beyi daha çok sever gibi oluyorsunuz. Uzun bir sürenin sonunda köprünün tamamlanmasıyla siz de kasaba halkı gibi ona hayran oluyor, siz de Kapiya’sında hayallere dalıyorsunuz... Söylemek istediğim şu: Her şey sanki tam olması gerektiği gibi. Bana öyle geldi ki o dönemlerde yaşasaydım karşılaşacağım şey, okuduklarımdan pek de farklı olmazdı.Hiçbir yapaylık yok anlatılanlarda; kitaba, karakterlerine ne bir şey ekleyebilir ne de bir şey çıkarabilirsiniz. Yani en basit tabiriyle bu kitap “olmuş”.

Kasabanın Osmanlı dönemindeki yaşantısını görüyoruz önce. Sonra isyanlar dönemindekini. Avusturya hakimiyeti altına girişini... Vişegrad’da yönetimler değişir
Buna bağlı olarak yeniliklerle tanışır Vişegrad. Kimi zaman bazılarına, değişimleri kabullenmek zor gelir, Ali Hoca’ya mesela. Bu değişimler onu tereddütte bırakır. Ama Vişegrad burası. Şöyle diyordu: “... Ama eyerin üstüne bağdaş kurmuş, dümbelek çalarak avaz avaz şarkı söyleyen birine rastlarsan sakın vurma!.. Ve ellerini kana bulama,bırak geçsin. Çünkü o Vişegradlıdır ve beş parasızdır. Onların cebi para tutmaz.” Halk işte böyle kaygısız, neşelidir ve genelde yeniliği çabuk kabul eder. Yenilikle birlikte köprünün o meşhur kapiyasında, konuşulan mevzular da değişir. Ama sanki nasıl desem… Değişmeyerek değişir gibi. Örneğin, Kapiya hala aşıkların hülyalara daldığı yerdir. Ama bir yandan zamanın siyasi otoritesinin hissedildiği yerdir, insanlar bu konuları kapiya’da konuşur ve bu sohbetler de otorite değişikliğinden bağımsız kalamaz tabii.

Yalnız kasabada değişmeyen bir şey varsa, o da Sokollu Mehmet Paşa’nın vakti zamanında yaptırdığı bu köprüdür. “Böylece: Köprünün yanında kuşaklar, birbirini kovalayıp geçiyor, sonra köprü, insanoğlunun kaprisleriyle, gelip geçici ihtiyaçlarından doğan izleri, bir toz gibi üzerinden silkip atıyor ve yine değişmez, değiştirilemez biçimiyle hep aynı olarak kalıyordu.”

Drina Köprüsü, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptı. Şahane bir edebi eser okumanın verdiği keyfin yanında, çok şey görmeme de yardımcı oldu. Sadece şu cümle bile: “Bugünkü kuşaklar daha çok hayatla değil de, hayat üzerine görüşleriyle meşguldü.” benim için tarifi imkansız bir kıymet taşımakta.

Bu kitapta, anlatmaya çabaladığımdan çok daha fazlası var, en iyisi okumak :) Kitabı çookça tavsiye ediyor, iyi okumalar diliyorum.
383 syf.
Köprü, iki yakayı birbirine bağlayan mimari bir yapıdır diye tanımlanabilir ancak bu eksik bir tanım olacaktır. Çünkü bir köprü aynı zamanda iki yakadaki insanları, kültürleri birbirine bağlar. Günümüz Bosna'sının bir şehri olan Vişegrad'da bulunan Drina Köprüsü gibi...

Osmanlı İmparatorluğu'nun belki de en kudretli sadrazamı olan Sokollu Mehmet Paşa'nın emriyle beş yıl gibi bir sürede yapılan Drina Köprüsü'nün bu yapim aşamasından 1914'e kadarki serüveninin anlatıldığı eserde, İvo Andriç'in objektif duruşu ilk dikkat çeken noktalardandir. Olayları ve konuları dışarıdan seyreden biri olarak ele alan yazar, aynı zamanda bu anlatımıni yörenin mitleri ile zenginlestirmistir. Tarihsel bir süreç romanı olduğu için sabit karakterler yok. Devirler değişiktikçe haliyle farklı karakterler romana dahil olsa da aynı zamanda bu karakterleri birbirlerine bağlayan bir kültürel atmosferin varlığını da hissedebiliyoruz. Müslüman ve Hristiyanların farklılıklarinin yanısıra daha çok onları bir arada tutan felaketleri, neşeleri ve tabiki Drina Köprüsü'nü okuyoruz.

Köprünün yapımına başta karşı çıkılıyor her büyük değişime karşı çıkıldığı gibi ve köprüye yönelik sabotaj girişimleri Abid Ağa tarafından oldukça ağır şekilde cezalandırılıyor. Ardından onun yerine daha yumuşak bir paşa görevlendiriliyor. Bu nokta yazarın objektif duruşuna örnek olmasi bakımından önemlidir.

Köprünün yapımı sırasında olsun ve ardından yapılan idamlar olsun olayların halk arasında dogaüstu unsurlarla sarılarak mitlestirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması; bu aktarılan mitlerin de yöre halkının birbirlerine bağlandığı sessiz güçler olduğunu hissediyor insan kitabı okurken. Bununla birlikte, 16. yy'dan 20 yy'a dönemsel değişimleri ve bu değişmelerin insanlara yansimalarini görüyoruz. 16. yy dünyasında dışarı ile ilişkisi oldukça az olan yöre halkı, cok sevdikleri Sadrazamlari Sokullu'nun öldürülmesi haberini bile aylar sonra alabiliyorlar ve gelen haberinde güvenilir olup olmadığının haberini de daha sonralari alıyorlar. Yani mensubu oldukları Osmanlı'nın ne yaptığından veya dünyada neler olduğundan çoğu zaman bihaber ve de ilgisiz, kendi halinde yaşayan insanlardan söz ediyoruz. Zaten o dönemin şartları bunu gerektiriyor. Nitekim hep bahsolunan ve bizim de ister istemez gururlanmamiza neden olan o yörenin insanlarının Osmanlı Donemi'nden övgü ve özlemle bahsetmelerinin baş nedeni de bu görünüyor. Yani özlenen Osmanlı özelinde 16. yy'ın feodal, izole kendi halinde değişimin olmadığı veya az olduğu güvenilir ve öngörülebilir zamanlar veya çağlardır. Bunu romandan çıkarmak oldukça mümkündür. Zira, Osmanlı'nın bölgeyi Avusturyalilara kaybedisinin ardından Avusturyalilar yani Nemçeliler, yöreye treni getiriyorlar ve birçok yenilik, çevre düzenlemesi yani hayatı kolaylaştıran modern yenilikler getiriyorlar. Ancak yöre halkı bu değişimden çok hoşnut olmuyor. Gelen bu değişimlerle beraber eski korunakli, öngörülebilir ve değişimden uzak hayatları geri dönülemez şekilde bozuluyor. Ve artık sadece anılarında ve dillerinde "Osmanlı devri başkaydi. Nerde o günler," sözleri kalıyor.

Bununla beraber yapılan tren, köprünün önemini azaltıyor. İlerleyen yıllarda Balkan Harbi neticesinde asırlardır Doğudaki unsur olan Osmanlılar bir anda binlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kalıyorlar. Fiziki bu değişiklik, yöre halkının tahayyullerine asırlardır yer etmiş olan doğu sınırlarında bulunan Osmanlı unsuru imgesi ile bir karmasikliga neden olur. Özellikle yöredeki Müslümanlar üzerinde büyük bir şok etkisi yaratır. Köprünün yapılış amacı olan Doğu ile Batı'yı birleştirmeydi. Ancak artık Doğu ile Batı kökten değişmiş bulunmaktadır. Aynı zamanda artık eskisi gibi önemi kalmamış ve insanların az kullandığı bir yapı haline gelmiştir. Ancak yöre halkına tarihi animsatanan canlı bir simge durumundadır.

Değişen sadece yöre halkı ve yörenin sınırları değildir. Yörenin dışarıya okumaya gitmiş gençleri dönerler ve zihinlerinde tüm Avrupa'yı kasıp kavuran fikirlerle... Bu sırada dünya da değişiyor, hayat daha hızlı akıyor, ekonomi, teknoloji, ülkelerin sınırları ve insanlar değişiyorlar. Ve bu değişimlerden artık yöre de hemen haberdar oluyordur. Yıkım çağı olan 20. yy'ın başında Saraybosna'da velihat Arsıduk Ferdinand Sırp milliyetçiler tarafından düzelecek suikastle öldürülür. Hepimizin iyi bildiği gibi bu 1. Dünya Savaşı'nı başlatan olaydır. Bunun sonucunda yöre halkı ilk defa üzerine bombaların düşmesine tanık olur. Kitabın sayfalarında kendine en çok sayfa bulan karakteri Ali hoca ile Drina Köprüsü'nün kaderi de bombalar altında birbirlerine paralel gidiyor desek yalan olmayacaktır.

İnsanlar yaşarlar ve ölürler. Arkalarında yaptıkları eserleri ve kollektif ürünleri olan kültürlerini bırakırlar. Bunlar sayesinde kendileri bir bilinç olarak hayatta olamasalar da onların parçaları yeni nesillerde veya doğa üzerinde taşınmaya ve yaşamaya devam eder. Drina Köprüsü'nde ise hem Sokollu'nun ve yapımında emeği geçen herkesin eseri olması bakımından hem de kültürel bakımdan yörenin dünden bugüne yaşamış her insanının izleri taşınmaya ve yaşamaya devam eder, dünyanın başka yakalarini birleştiren köprülerinde olduğu gibi...



İyi okumalar
354 syf.
1577'de Sokullu Mehmet Paşa tarafından Drina Nehri üzerinde inşa ettirilen köprünün bulunduğu Vişegrad'ın yaklaşık dört asırlık bir sürecini anlatan "Drina Köprüsü", her ne kadar merkeze köprüyü alsa da esasen insanoğlunu mercek altına alıyor.

Efsanelerle gerçeklerin kimi zaman birbirine dolandığı bu eserde, 400 yıllık zaman diliminde aynı topraklarda yaşamış Osmanlı, Boşnak, Sırp ve Müslüman nesillerin başlangıçta birbiriyle hoşgörüye dayalı ilişkilerinin, muhafaza edilerek bir sonraki nesle tevarüs eden geleneklerinin, imrenilesi dostluklarının ilerleyen süreçlerde nasıl bir değişime maruz kaldığını müşahede ediyoruz.

Okuru Drina Köprüsü ile birlikte coğrafi bir konuma sabitleyen yazar, mekânın üzerinden yılları teker teker akıtarak, Osmanlı'nın devşirme sisteminin yaşamda bıraktığı izlerden, insanoğlunun acımasız cezalandırma yöntemlerinden, doğanın çaresizliği karşısında kenetlenen dostluklardan, insanoğlunun çıkarcılığı ağır basınca değerlerin nasıl yerle bir olduğuna kadar birçok hikâyeyi nedeni/nasılı ile birlikte, yıllar boyu sürüp giden hayat akışının arasına serpiştirerek anlatıyor.

Farklılıklarıyla öyle ya da böyle barışık bir şekilde yaşayan ve aynı toprakları paylaşanlar arasında kanırtılmaya ve kan akmaya hazır yara kabuklarının varlığını bu kadar bariz bir şekilde görmek, tarih boyu bunların nasıl manipüle edildiğini bu kadar sarih bir şekilde fark etmek ve daha da acısı bunlardan neden hiç ders alınmadığını ve aynı oyunların ilerleyen teknolojiye, bilginin kolayca ulaşılabilirliğine rağmen yeniden ve yeniden neden oynandığını sorgulamak... İşte bu roman, okurunu bu düşünceler arasında yalpalatıyor...

Ancak bu eseri belki de eşsiz yapan en önemli özellik ise, bu toprakların "taraf"larından biri olan yazarın en ufak bir şekilde okura kendi görüşünü hissettirmeden, hiçbir şekilde taraf tutmadan, "yanlış-doğru" ya da "haklı-haksız" yaftası yapıştırmadan yazmış olması bu satırları... Ve hatta bunun da ötesinde, okura da kimi durumlarda "taraf" olmanın anlamsızlığını hissettirmesi...

Kısacası; kurgusuyla, içeriğiyle, edebi diliyle, verdiği hisseyle kesinlikle okunmayı hak eden bir kitap...
354 syf.
·19 günde·Puan vermedi
Nobel Edebiyat ödüllü yazar İvo Andriç’in romanı Drina Köprüsü’nü çok severek okudum. Bir köprünün yaklaşık dört yüzyıllık hikayesi üzerinden, tarihi ve coğrafi öneme sahip bir bölgenin tarihini anlatıyor Andriç. Sırplar, Boşnaklar ve sonrasında Macarlar, Avusturyalılar başta olmak üzere çok çeşitli ırk ve dinden insanların, birkaç ülkenin arasında çeşitli zamanlarda sınır olmuş bir şehir olan Vişegrad’da, kah bir arada yaşayışlarına kah savaşmalarına tanık oluyoruz. Romanın baş kahramanının bir köprü olması nedeniyle zor bir okuma olacağını düşünmüştüm, yanılmışım. Son derece akıcı, sürükleyici ve keyifli bir kitap. Tarihi roman sevenlere mutlaka tavsiye ederim.
354 syf.
·9/10
Sadrazam Sokullu zamanında yapılan bir köprünün bulunduğu yerdeki insanların hikayesi anlatılıyor.Köprünün yapılmasıyla orada yaşayanların hayatları değişmeye başlıyor.Müslümanların,Sırpların ve Yahudilerin bir arada yaşadığı bir yer.Bu insanlar her zorluğa karşı birlikte karşı koyuyorlar,birbirlerine destek oluyorlar,bir arada huzur içinde yaşıyorlar. Ta ki Sırpların milliyetçilik ayaklanmaları başlayıncaya kadar.O zamandan sonra insanlar artık birbirlerine aynı şekilde davranmıyorlar.Birbirlerinden sürekli kuşku duymaya başlıyorlar.İyisiyle,kötüsüyle yaklaşık 400 yıllık bir zamanı anlatan bir roman.Romandaki karakterlerle bir arada yaşadığınızın hissini veren sizi içine alan bir roman
354 syf.
·Puan vermedi
“Yaşanandır bir kenti anlamlı kılan” der A.Y. Kimliksiz Asi Çiçek adlı şiir kitabında...

İşte bu kitap; bir sürü hikayesi olan Balkan coğrafya insanının yaşadıklarıyla anlamlı kıldığı Drina Köprüsü’nün hikayesini romanlaştırarak anlatır.

İvo Andreiç, 1892’de Bosna’da doğan Nobel ödüllü(1961) bir yazar. Ve bu kitabını 16.yy da Sokullu Mehmed Paşa tarafından yaptırılan Drina Köprüsü’nden esinlenerek yazmış.

Aynı zamanda bu kitap; Vişegrad’da Sokoloviç (Sokol) kasabasında doğan ve çocuk yaşta devşirme ile alınarak Mehmed adı verilip Osmanlı ve müslüman kültürüyle yetiştirilen Osmanlı Devlet Adamı Sokullu Mehmed Paşa’nın da hikayesini barındırır.

Yazar, Drina köprüsü’nün inşasıyla Birinci Dünya Savaş’ına kadar olan süreçteki Balkan coğrafyasını, toplum yapısını, ilişkilerini, kültürünü, inançlarını, geleneklerini akıcı bir dille anlatarak tanıtıyor.

Drina Köprüsü’yle Ali Hoca’yı, Radisav’ı, Molla İbrahim’i, Lotika’yı, Fato’yu, Minan’ı (vs) okurken
Yıllarca Osmanlı’nın hakimiyeti altında “BARIŞ ve HOŞGÖRÜ içinde yaşayan halkların” (?!)
hikayesini de okumuş ve görmüş oluyorsunuz.

En nihayetinde ölümler, savaşlar, acılar ve mutluluklar, iyilikler ve kötülüklerin yani insanlık tarihinin kitabı.

Sinema yönetmeni Kieslowski, "insanlığın ortak değerlerinin din, dil, bayrak, toprak olmadığını, İnsanlığın ortak değerleri acı, keder, sevinç, coşku, aşk, hüzün, kıskançlık, umuttur. Ben bunların sinemasını yaparım," der. E.Kesal/ Aslında kitabından.
İvo Andereiç de Drina Köprüsüyle kitabını yapmış.

Benim için ise alışageldiğim okumalarımın dışında, farklı bir kitap oldu. İlgili okurlara tavsiye ederim.

Yine aynı şiirin bir dörtlüğüyle Kitapla Kalın

“Ciğerimi tükürdüm sana şehir
duvarlarına küstüm
yağmurlarında ıslandım
.....alanlarında sesim asılı kaldı
asvaltlarında yorgun izlerim
o kanlı gülüşünü öperim şehir
Yaşanandır bir kenti anlamlı kılan...” A.Y
354 syf.
·8 günde·9/10
Bir yapı düşünün, romana baş kahraman olmuş bir köprü. Günlük hayatta sıradan bir şeymiş gibi bahsettiğimiz, çoğu zaman belki de basit bulduğumuz bir kelimedir 'köprü'. Halbuki daha ayrıntılı düşününce tek bir kelimenin derin anlamlar barındırdığını görürüz.

Tarih boyunca yapılan mimari eserler içerisinde en anlamlı olanlardan biridir belki de köprüler. Hep bir birleştirme olgusu vardır. Kimi zaman iki insanı, iki uygarlığı, kimi zaman da iki kültürü. Bu birleşimlerden doğabilecek olguları düşününce köprünün mahiyetini daha iyi kavrıyor insan.

Drina Köprüsü de Balkan coğrafyasında, Bosna Hersek'in Vişegrad kasabasında yer alan bir Osmanlı mimarisi. Hepimizin ismini sıkça duyduğu, küçük yaşta devşirme olarak alınan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa tarafından doğduğu kasaba olan Vişegrad'a yaptırılmış bir köprüdür kendisi. Bu köprü sadece iki yakayı değil, Doğu ve Batı kültürünü de birbirine bağlıyor. İşte hikâyemiz de tam olarak köprünün yapımıyla başlıyor.

Yazar Drina Köprüsü üzerinden o yıllarda cereyan eden siyasi, sosyal, ekonomik pek çok değişimi yansıtıyor okuyucuya. Köprü pek çok mücadeleye, hezimete, sevince, heyecana şahit oluyor. Pek çok insan gelip geçiyor üzerinden, birçoğu hayatını kaybediyor ama köprü o bölgede varlığını sürdürmeye devam ediyor. Köprü olgusu üzerinden Sırbistan'da meydana gelen ayaklanmaları, bu ayaklanmaların kasabaya olan etkilerini, Avusturyalıların kasabayı işgalini, Osmanlı'nın çöküş sürecini, Balkan savaşlarını ve 1.Dünya savaşını okuyoruz satırlarda. Drina Köprüsü tüm bu olayları algılamamızda bir ayna görevi üstleniyor.

Yazar tarafından siyasi gelişmelerin yanı sıra halk arasında yaşanan değişimlere de ayrıntılı olarak yer verilmesi ve anlatılan olayların milliyetçi bir bakış açısından ziyade objektif bir bakış açısıyla okuyucuya ulaştırılmış olması eserin en kıymetli yönleriydi bana kalırsa. Her ne kadar akıcı bir anlatımdan ziyade son derece durağan bir anlatıma sahip olsa da, en değerli mirasımız olan Balkan coğrafyasına dair okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
Kasabada en çok kitabı olan o idi. Bunları kilitli sandık içinde saklardı. Onları yalnız tozdan ve güveden korumakla kalmaz, arada sırada okurdu.
Kimse ile boy ölçüşmeyen, hayatın ona verdiği şeyleri sessizce, minnetle karşılayan, elinde olan ve elinden gelen her şeyi veren kimselerdendi.
İnsan için ne yaşayabileceği, ne de ölebileceği bir çağ gelince yakınma neye yarardı? Evet, ne yaşayabilir, ne ölebilir, ancak toprağa çakılan bir direk gibi çürüyebilirdi. Bu öylesine büyük, öylesi ne gerçek bir sefalet ve perişanlıktı ki...
Bir yerde hastalık görülünce gitmeyin, çünkü hastalığı alabilirsiniz! Ama, hastalığın olduğu yerde bulunuyorsanız oradan da çıkmayın, çünkü hastalığı başkalarına bulaştırabilirsiniz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Drina Köprüsü
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
354
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754707823
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Na Drini Cuprija
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
Baskılar:
Drina Köprüsü
Drina Köprüsü
Drina Köprüsü
Drina Köprüsü
Bir ülkeyi ve insanlarını, onların üç yüz elli yıllık tarihine tanıklık eden bir köprünün dilinden anlatan olağanüstü bir roman.

Nobelli yazar İvo Andriç, Drina Köprüsü’nde, isyanların, salgınların, savaşların ve doğal felaketlerin gölgesinde Balkanlar’ın tarihini, eski Bosna’yı, orada yaşayan halkların paylaştığı hayatı ve bu hayatın milliyetçilikler çağında nasıl değiştiğini anlatıyor. Osmanlı yönetimi altında farklı toplulukların bir arada nasıl yaşadığını geniş bir görüşle ve incelikle, efsanelerle, masallarla zenginleştirerek resmederken, Andriç’in bize sunduğu ne müthiş bir uyum tablosu ne de mutlak bir zulüm hikâyesidir. Kimliklerin, dinlerin, devletlerin ve de her şeyin ötesinde, içinde insanların olduğu karmaşık ve zengin bir hayat anlatısıdır bu.

“İvo Andriç izini sürdüğü temaları ve ülkesinin tarihinden seçtiği insan yazgılarını, güçlü ve destansı bir dille anlatmıştır.”
1961 Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi

Kitabı okuyanlar 1.950 okur

  • Serkan Erkan
  • Ahmet Konukseven
  • Caner
  • İbrahim KARAASLAN
  • Burcu ÖZEL
  • Elif
  • İlgi Baysan
  • Beyaz Kırmızı
  • Havva Öztin Akarsu
  • Mehmet Toyran

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.7
14-17 Yaş
%3.6
18-24 Yaş
%19.8
25-34 Yaş
%32
35-44 Yaş
%21.1
45-54 Yaş
%13.8
55-64 Yaş
%2.4
65+ Yaş
%1.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%58.5
Erkek
%41.5

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%22.3 (139)
9
%23.6 (147)
8
%25.2 (157)
7
%15.5 (97)
6
%5.6 (35)
5
%1.8 (11)
4
%0.5 (3)
3
%1 (6)
2
%0.5 (3)
1
%0.8 (5)

Kitabın sıralamaları