·152 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Ocak 2025 23:27 KENDİNE AİT BİR ODA
- Adeline Virginia Stephan adıyla 25 Ocak günü ailesinin 3. Çocuğu olarak dünyaya geliyor.
- Ben kitabı iletişim yayınlardan okudum. Giriş kısmında çok güzel bir kronoloji hazırlanmış ve yazar hakkında da yazarın yaşadığı dönem hakkında da çok kıymetli bilgiler verilmiş. Bunlardan çıkardığım bir sonuç var tabii ki. Virginia Woolf ailesindeki fertleri kaybetmeye başlamasıyla birlikte sinir krizleri geçirmeye başlıyor ve bunun beraberinde ruhu hastalanıyor. Bilinen ilk eserlerini de bu şekilde yazmaya başlıyor. Ve okumuş olduğumuz kronoloji gösteriyor ki kendisiyle birlikte hepimizin de tanıdığı çok kıymetli yazarlarla aynı dönemde yaşıyor. Fakat kronoloji yalnızca tarih sırasıyla verdiği bilgilerde tabii ki bi duygu barındırmıyor. Fakat üzücüdür ki Virginia Woolf yaşadıklarına dayanamayıp 1941 yılında intihar ediyor. Ölü bedeni nisan ortasına kadar bulunamıyor ve daha sonrasında eşi küllerini evlerindeki bir karaağacın altına gömüyor.
- Kendine Ait Bir Oda, çağdaş yazının en etkili feminist metinlerinden ve kadın hareketinin klasikleşmiş manifestolarından biri.
- Aslında bu kitap Virginia Woolf’un 1928 yılında verdiği ‘Kadınlar ve Kurmaca’ başlıklı iki konferansın metinlerinden oluşuyor.
- Kitabın giriş kısmı bence müthiş! Kendisinden konuşulması istenen ‘Kadınlar ve Kurmaca Yazın’ konusunun kendine ait bir oda olmasıyla ne ilgisi olabileceğini kimse sormadan müthiş bir dille anlatıyor.
- Kitabın 25. Sayfasında geçen Oxbridge ve Fernham’ın birer uydurma ifadesini görünce araştırdım ve şöyle ki;
- Oxbridge ve Fernham, Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda" (A Room of One's Own) adlı eserinde yer alan kurgusal karakterlerdir.
- Oxbridge, Woolf'un Oxbridge Üniversitesi olarak adlandırdığı, Cambridge ve Oxford üniversitelerinin bir birleşimi olan hayali bir üniversitedir. Bu yer, Woolf'un İngiltere'nin en prestijli eğitim kurumlarını simgelemek için kullandığı bir mekandır.
- Fernham ise, Oxbridge'in aksine, Woolf'un kadın koleji olarak adlandırdığı ve kadınların eğitim alabileceği bir yeri temsil eden hayali bir üniversitedir. Bu isim, Newnham College, Cambridge'e göndermedir.
- Kitabın 26. Sayfasında şöyle bir cümle geçiyor. ‘Akıldan çok içgüdü yardımıma koştu; o bir kilise görevlisi, bense bir kadındım. Burası çimenlik bir alandı, ileride de bir patika vardı. Çimenlik üzerinde yürümeye, yalnızca üniversite öğrencilerine ve öğretim üyelerine izin vardı; benim yerim çakıllı patikaydı.’ Aslında burada dönemin ne kadar ayrımcı ve zor olduğunu gayet açık bir üslupla belli ediyor. Okurken çok üzüldüğüm için sizinle de paylaşmak istedim.
- Çok değil birkaç sayfa sonrasında da kadınların tek başına kütüphaneye alınmadığını da görüyoruz.
- Beraberinde henüz 2. Bölüme geçmeden erkekler topluluğuna bakan ve farklı ihtimalleri düşünen bir yazar görüyoruz. Şurası beni etkilemişti açıkçası ‘onurlu ve güzel bir yaşama, hiçte yersiz olmayan bir güvenle bakabilirdik.’ Tabii yazarında söylediği gibi -eğer annelerimiz para kazanmanın bir yolunu bulmuş olsaydı- Aslında burada benim gördüğüm medeniyetler, insanlar, dinler, yüzyıllar değişse de kadın olmanın, anne olmanın yadsınamayacak bir güç olarak her zaman ihtiyaç duyulan bir otorite olması. Bu tabii ki çok kıymetli.
- Sayfa 48’de bence günümüzde hala devam etmekte olan bir durumdan bahsediyor. ‘Bir yılda kadınlar üzerine yazılan kitapların sayısı üzerine hiç bilginiz var mı? Bunlardan kaçının erkekler tarafından yazıldığını biliyor musunuz? Kendinizin, evrenin belki de en çok tartışılan canlısı olduğunuzun farkında mısınız?’ Bu durum son yıllarda -kadınları anlama sanatı- başlığıyla güncellense de bence hala evrenin en çok üzerine düşündüğü canlı biziz.
- Ben kendi şahsi hayatımda da sorulara yanıtlardan daha çok önem veririm. Çünkü bana kalırsa yanıt istenilen şekle göre değiştirilebilir. Fakat soru her zaman kendini ele verir. Kitapta da çok güzel bir soru buldum ve sizin bu konudaki görüşlerinizi de merak ediyorum. ‘…acaba, dedim kendi kendime, neden kadınlar erkekler için, erkeklerin kadınlar için olduğundan daha ilginçti?’
- Kitapta ilerledikçe her ne kadar kitabı harikulade bulsam da bir tane bile farklı düşünen bir erkek yok muymuş dememe kalmadan sayfa 52’de imdadıma Dr. Johnson yetişti. O döneme göre bence çok cesur bir açıklama yapmış. Hemen aktarıyorum. “Erkekler kadınların kendilerinden daha üstün bir rakip olduklarını bildiklerinden en güçsüz ya da en bilgisiz olanını seçerler. Böyle düşünmeselerdi, kadınların kendileri kadar çok şey bilmelerinden hiçbir zaman korkmazlardı’: …Kadın cinsinin hakkını yememek gerekirse, son konuşmalarımızdan birinde onun, bu sözlerinde ciddi olduğunu belirttiğini söylemenin doğru sözlülük olacağını düşünüyorum.” Diye çok güzel bir demeç okumuş olduk.
- Virginia Woolf’un halasının ölümü üzerine kendisine bırakmış olduğu yıllık 500 Pound sayesinde aslında erkeklere olan bakış açısının da değiştiğine şahit oluyoruz. Bunu da şu şekilde açıklıyor. ‘Dünyadaki hiçbir güç beş yüz poundumu elimden alamaz. Yiyecek, ev ve giyim, sonsuza dek benim. Böylece yalnız çaba ve didinme değil, nefret ve buruklukta yok oluyor. Hiçbir erkekten nefret etmem gerekmez, çünkü o bana kötülük yapamaz. Hiçbir erkeği pohpohlamam gerekmez, onun bana verecek bir şeyi yok ki! Aslında görüyoruz ki ekonomik olarak var olmak ve kendi deyimiyle -belirli bir gelirin insanda yarattığı huy değişikliği- hemencicik kendini ele veriyor.
- Kitabın yazıldığı yılın üzerinden 97 yıl geçmesine rağmen hala aynı sorularla baş başa kaldığımızı görmek gerçekten çok üzücü. Yazarında söylediği gibi ‘Sekiz çocuk doğurmuş bir hizmetçi kadın dünyanın gözünde yüz bin pound kazanmış bir avukattan daha mı değersizdi?’ Biz bile benzer soruları ve değer yargılarını maalesef ki toplum olarak hala soruyoruz.
- Kitap boyunca devam eden erkek yazar isimlerinin aslında kadın yazarlara ait olduğu ve bu sayede kendilerini ifade edebilmelerinin acı gerçeğiyle de yüzleşiyoruz.
- Bir diğer hususta kitap boyu çok sık adını duyduğumuz Shakespeare. Kendisinin o dönemde epeyce popüler olduğunu gözler önüne seriyor.
- Kadınların şiir yazma arzularına böylesine set çeken bir dönemi tüm çıplaklığıyla anlatan ve hissettiren bir kadın Virginia.
- Sayfa 91’de çok beğendiğim ve üzerine düşündüğüm bi alıntı vardı. Sizlerle onu paylaşmak istiyorum. ‘Çünkü başyapıtlar tek ve her şeyden ayrı olarak doğmazlar, yılların ortak düşüncesinin ürünüdürler, öyle ki yükselen her bir sesin ardında aslında kitlelerin deneyimleri durur.’ Kendi kitabını düşünerek mi kurdu bu cümleleri bilinmez ama kesinlikle Kendine Ait Bir Oda için hak edilmiş bir cümle.
- Kadınlar artık yazabilseler de fikirleri önemsenmemeye, yazdıkları küçük görünmeye ve değersiz hissettirilmeye mahkum ediliyor. Ki bunun için ‘Eleştirmen bu önemli bir kitap diye düşünür, çünkü savaşı ele almaktadır. Bu önemsiz bir kitap, çünkü oturma odasındaki kadınların duygularını ele alıyor.’ gibi bir cümlede geçiyor.
- Kitabın sonunda da Virginia Woolf hakkında detaylı bilgi verilmiş ve gerçekten kült bir eser olarak gördüğüm harika bir kitap olmuş.