·438 syf.··Beğendi
···Okunma: 31 Ocak 2025 21:24 İki ciltten oluşan bu seri, Sabahattin Ali’nin 1927-1947 yılları arasında yazdığı,“Değirmen“, “Kağnı“, “Ses“, “Yeni Dünya“ ve “Sırça Köşk“ adlı beş hikaye kitabında yer alan tüm öykülerini bir araya getiriyor.
Sabahattin Ali, 41 yıllık kısa ve sıkıntılı hayatına yüze yakın hikaye, üç roman, üç şiir kitabı ve sayısız makale sığdırmış; çalışkan, üretken bir yazar. Sanata ilgili ve devrinin entellektüel çevresi ile iyi ilişkiler içerisinde olan piyade yüzbaşı babasının etkisi ile, aile Yunan işgali ve izleyen savaş yıllarında yoksulluk yaşasa da, Sabahattin Ali eğitimin birinci öncelik addedildiği bir ortamda yetişir ve iyi bir eğitim alır. Öğretmen Okulu’nu bitirdikten kısa süre sonra bursla Almanya’ya gidip 2 yıl kalır; yurtdışı tecrübesinin yanısıra iyi seviyede de Almanca öğrenir. Sabahattin Ali’nin yurtdışında olduğu bu yıllar, Almanya’nın 1. Dünya Savaşı sonrası ekonomik çöküşü yaşadığı ve Nazi faşizminin daha yeni yeni yükselmeye başladığı yıllardır. Bu yüzden, edinilen bu tecrübe, dönemin imkanları ve koşulları düşünüldüğünde, çok değerlidir.
Entellektüel bir ailenin iyi eğitimli oğlu, bence bu yüzden döneminin Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal gibi doğrudan doğruya köyde yetişen sanatçılarından farklıdır. Köy hayatı onun içine doğduğu, aşina olduğu bir hayat değildir. Ancak Refik Halit, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri gibi şehirli gözüyle köye uzaktan bakan bir sanatçı da olmamıştır. O, öğretmenlik yıllarından başlayarak gördüklerini ve tecrübe ettiklerini, kendi yaşanmışlıklarının süzgecinden geçirerek, bir şehirlinin bakış açısı ile, ama hep ezilenin tarafında yer alarak, onların içinden biri olarak anlatır. Ve bence bu yüzden daha romantiktir.
Romantiktir; zira Sabahattin Ali’nin neredeyse tüm hikayeleri, kimin haklı, kimin haksız olduğunu daha ilk paragrafta anladığımız, ezen-ezilen arasındaki ezeli kavgayı konu alır. Hikayelerinde hemen hemen her toplumsal kesimden bireyler olsa da, Sabahattin Ali’nin üzerinde durmayı özellikle seçtiği gruplar vardır: Ağalar, jandarma, rüşvet yiyen ya da işini savsaklayan bürokratlar, gardiyanlar, acımasız zenginler, halka tepeden bakan aydınlar, hastaları sömüren doktorlar; çaresiz köylülere, sömürülen işçilere, düşmüş kadınlara, cahil halka eziyet ederler. Ali’nin hikayeciliği, doğru ve yanlışın aydınlık-karanlık kadar net belli olduğu bu hayali ve romantik dünyada, okurları ile Anadolu’da yaşanan sıkıntıları paylaşma ve onlara doğruyu gösterme gayesini güder.
“Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. -Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin? - diyorlar. -Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?-
Hiç olmaz olur mu? Arayıp, bulup görmek lazım. Bunun için de kenarı köşeyi araştırmak istemez. Her şey apaçık ortada, göz önünde. Sade güler yüzlü, bahtiyar insanlar değil, bahtiyar köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu sefer açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil... rahattan, tokluktan, sevgiden bahsedeceğim.”
dese de, mutlu hikayeler yazmayı başaramaz. O, sanatın toplum için olduğuna inanan, samimi, başarılı, iyi niyetli bir aydın olarak, Anadolu’nun gerçek hikayesini şehirli eğitimli kitle ile paylaşmaya ant içmiş, hatta bu uğurda genç yaşında kalleş bir suikasta kurban gitmiştir.
Kronolojik sırada ilerleyen iki ciltlik bu seride, Sabahattin Ali’nin hikayeciliğindeki gelişim de açıkça izlenebilir: “Değirmen“ ile başlayan bu macera, yazım tekniği olarak zayıf, bireye odaklanan ve çoğunlukla depresif ya da romantik hikayelerden, Anadolu ve Anadolu insanına yönelen ve bireyden ziyade toplumsal çatışmaları konu alan, gerek içerik, gerekse teknik olarak çok daha doyurucu hikayelere doğru ilerler. Nitekim daha önce okuduğum ve hakkında bir inceleme yayınladığım “Değirmen“deki hayal kırıklığımı, özellikle 2. ciltte yer alan birbirinden etkileyici hikayelerle unuttuğumu söylemeliyim.
Yine de, Sabahattin Ali’nin hikayeciliğinin, bana beklediğim keyfi vermediğini söylemeliyim. “Kürk Mantolu Madonna“sındaki topluma dahil olmayı beceremeyen, ince ince işlenmiş, tutkulu ve romantik kahramanı ile beni kendine hayran bırakan Sabahattin Ali’nin, karakter derinliklerini eksik, anlatım dilini çok sade, didaktik yönünü ve tekrarlayan ögelerini sıkıcı bulduğum hikayeciliği bana beklediğim keyfi vermiyor. Bu, Sabahattin Ali’nin kötü bir öykücü olduğu anlamına gelmesin; birçok hikayesi gerçekten çok çarpıcı. Yine de haklı-haksız ayrımları çok belli ve sorgulanamaz bu üslup; benim, iyinin içindeki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi görmek isteyen o doymak bilmez merakıma çok da hitap etmiyor.