·88 syf.····Okunma: 03 Şubat 2025 00:22 Issız ortamlara doğru hiç şaşırmayan pusulasını takip etmeyi seven bir “saunterer” olan ben, yine doğanın yönlendirmesiyle elimde bu kitabı buldum. Daha doğrusu, Thoreau’nun natüralist felsefesiyle baş başa buldum kendimi.
Kitap kısa ve tek oturumla bitirilebilecek, aslında Thoreau’nun bir söyleşisine aittir. Kendisini ‘yürüyen’ bir adam olarak tanıtır.
“Bu mesleğin sermayesi olan boş vakit, özgürlük ve bağımsızlığı hiçbir servet satın alamaz.”
“Yürüyüşçü olunmaz, yürüyüşçü doğulur.”
“Dışarıda ne kadar çok kalırsak düşüncelerimizde de o kadar fazla hava ve gün ışığı olacaktır.”
“Yepyeni bir manzara benim için büyük bir mutluluk kaynağıdır”
Her şeyden uzaklaşarak, bizi zehirleyen hayattan, dinden ve politika işlerinden uzaklaşarak boş kafayla doğanın belirlediği pusulaya göre yönelmek… Günlü ilaç dozu betimlemesi de… Hepsi gerçekmiş…
“Yarım saat içinde bir yıl boyunca kimsenin uğramayacağı yerlere yürüyebilirim ve orada siyaset yoktur çünkü politika puro dumanı gibidir.”
Tabi pek mümkün değil artık uğranılmayan yerlere ulaşmak. Şehirleşme bizi adeta hapsetmiş, gerçek özgürlükten mahrum bırakmıştır. Ormana gidecek yol bile yok, uğruna yaratıldığımız ‘doğa anamızı’ öldürdüler bilmem neyin ürünleri üvey anayla değiştirdiler. İlginç bulduğum şeyse Thoreau’nun benim yakınmalarımdan pek uzak olmayan yakınmaları dile getirmesidir. Lanet olsun sanayi devrimine.
“Ben eski peygamberler ya da şairler gibi, Manu, Musa, Homeros ve Chaucer’in yürüdüğü gibi, doğaya doğru yürürüm.”
Tabi kitabın ilerleyen sayfalarda Thoreau kendinden geçer ve birazcık saçmalamaya ve kendisiyle çelişmeye başlar…
“...size garip ve saçma gelebilir ama kendimi eninde sonunda ve kaçınılmaz bir şekilde güneybatı yönüne, o yöndeki bir koruluk ya da çayıra, terk edilmiş bir meraya ya da bir tepeye doğru yürürken bulurum.”
Bak sen bu işe! Doğru mudur acaba? Dürtülerimizin iğnesi batıyı mı gösterir hep? İnsanlık gerçekten de doğudan batıya güç haliyle yayılmıştı, en son keşfedilen yeni dünyanın da gerçekten ay’u daha mı büyük?
Avustralyalıların ahlakının da neden bozuk olduğunu böylece sonuca varmıştı. Doğuya değil batıya gitmek lazımmış, doğamızı terlemeyelim diye yani!
“Tanık olduğum her günbatımı bana, güneşin gidebildiği kadar uzak ve güzel bir Batı’ya gitme isteği verir….Işık Doğu’dan, meyve Batı’dan.”
Bir diğer husus ise Thoreu’nun yaban hayata olan güveni. Doğaya baya da kaptırmış kendini, amerikanın düz eyaletindeki kasabasından dünyaya bu hayatı örnek almalı diye çağırıp duruyorcasına. O zamanlar kolay mıydı acaba o hayata entegre olmak? Evcilleştirilmiş hayvanlara ben de karşıyım da doğal denge denen şey böyle mi işliyor? İşlemez, hiç bir şey mükemmel değildir.
Sonra da bir yerde o günkü modernleşmiş edebiyata laf sokmaya koyuldu. Sanatın yabani figürlerden arındırılmış olması sebebiyle doğaya eser kalmadığını iddia etmişti. Yunan mitolojiliğine olan düşkünlüğünü de… Az kalsın ejderhalar geri gelsin diye ümit edecek.
“İtiraf ediyorum ki zaman ve gelişme düzeninin ötesine geçen bu çılgın fantezilere meyilliyim.”
Ama ben de itiraf edeyim, epey dürüst bir insandır. “...iyi olan her şey yabani ve özgürdür.” Demek anacak onun gibi doğaya aşık olan biri diyebilir. Taş devrindeki adamlar bile katılamaz ona ama bence.
Çoğu şeye katılmadığım halde, bu adama dair merakımı filizlemeye başarmış bir eserdi. Biraz daha uzun olan “Walden” eserini okumayı bir ilkbaharı bekleyeyim öyleyse, canlı deneyimi yaşatayım…